Said Nursi ile görüşen Son Şahitlerden Ağrılı Nusret Hoca vefat etti

'Seçme Köşe Yazıları' forumunda admin tarafından 28 Oca 2018 tarihinde açılan konu

By admin on 28 Oca 2018 18:59
  1. admin

    admin Administrator Site Yetkilisi

    [​IMG]
    Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ile görüşen Son Şahitlerden Ağrılı Molla Nusret Hocaefendi (Kocabay) vefat etti. Bir süredir hasta olan Nusret Hocaefendi’nin tedavisi evinde sürüyordu.
    Nusret hocanın cenaze namazı 29 Ocak 2018 Pazartesi günü Ağrı Üniversite camiinde ikindi namazının akabinde kılınacak.
    Nusret Hocaefendi, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ile üç defa görüşmüştü. Şöyle anlatmıştı:
    "Üstad Hazretlerine üç ziyaretim vardır. Üçünü de Üstad Emirdağ'da iken yaptım. O zaman Ankara'da askerlik yapıyordum. Tuna apartmanı zemin katında iki adet teksir makinesi vardi. Birisi Tâhîri ağabeye, diğeri Âtıf Ural’a aiddi. Demokrat hükümetinin o zamanki dâhiliye vekili Namık Gedik çok zâlimane hareket edip kitapları mahkemesiz müsadere ederek imha ediyordu. Kitaplar Eskişehire Üstadın tashihine ancak askerlerin bavullarında gidiyordu. Pilot Ahmet Yüzbaşı ile Pilot Başgedikli Nûri, ikisi de askerî pilot o zaman, kitapları biz askerlere veriyor Üstada götürüyorduk. İlk ziyaretim böyle kitap götürerek oldu."
    Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ile görüşen Son Şahitlerden Ağrılı Molla Nusret Hocaefendi (Kocabay) vefat etti.Nusret Hocaefendi, Bediüzzaman Hazretleri ile üç defa görüşmüştü. Nusret Hocaefendi, Ağabeyler Anlatıyor kitaplarının yazarı Ömer Özcan’a konuşmuştu.

    Ağrılı Molla Nusret Hocamız tarikat ehli olarak, taç giymiş halife olmuş iken Nur’a tabele olmayı tercih eden; velâyeti suğradan, Kübraya terakki eden bir mâneviyat sultanıdır. Yazdığı bir mektubuda bir cümle herşeyi ifade ediyor: “İnâyat-ı hassa ve imdadât-ı hususuye ve ihsanat-ı mahsusaya mücehhez olan bir Nur talebesi mahviyet içinde terakkî eder. Sahve mebni münferîden incizaplara müncezip olmaz. Şahs-ı mânevî nam-hesabına o hâlete giriftar olmak manevî mücahedeye bir hakaret ve zillettir. Hâtta kâlp ve ruh tedenniye müteveccihen, huzuzat-ı nefs-i emmâre cihetinden gelen şahs-ı mânevîden münkatı o cesâret-i câhilâne Velâyet-i Kübraya tam tahripkârane bir inhidamdır. Çünki hüsn-ü zan, nazarları kendine celbetmek ve ikram ve tahasünlerinden tevellüd eden şan ve şeref sevdasına meslek-i nûriye itibarıyle cidden kaçmak lâzım ve elzemdir.”

    AĞRI 28 TEMMUZ 2002

    Hocamızı Ağrıda evinin alt katındaki Üstad Hazretlerinin emriyle açtığı dersanede ziyaret ettik. Uzun sohbetlerimiz oldu, bazı hâtıralarını kaydedebildik. Ben bu mâneviyat erini tanıdıktan sonra Risale-i Nurdaki tevazu, şahs-ı mânevî, velâyet mevzularını ve Bediüzzamana talebe olmanın şerefini daha iyi anlayabildiğimi zannediyorum.

    “FESUBHANALLAH!. FESUBHANALLAH!. FESUBHANALLAH!.”

    Üstad Hazretlerine ziyaretleriniz nasıl oldu?

    Üstad Hazretlerine üç ziyaretim vardır. Üçünü de Üstad Emirdağ’da iken yaptım. O zaman Ankara’da askerlik yapıyordum. Tuna apartmanı zemin katında iki adet teksir makinesi vardı. Birisi Tâhîri ağabeye, diğeri Âtıf Ural’a aiddi. Demokrat hükümetinin o zamanki dâhiliye vekili Namık Gedik çok zâlimane hareket edip kitapları mahkemesiz müsadere ederek imha ediyordu. Kitaplar Eskişehir’e Üstadın tashihine ancak askerlerin bavullarında gidiyordu. Pilot Ahmet Yüzbaşı ile Pilot Başgedikli Nûri, ikisi de askerî pilot o zaman, kitapları biz askerlere veriyor Üstada götürüyorduk.

    İlk ziyaretim böyle kitap götürerek oldu. Rüşdü ağabey beni Üstada götürdü, fakat Üstad yolcu idi, beş dakika bile kalamadık Üstadın huzurunda. Zübeyir ağabey bize “Üstadın yüzüne bakmayın” diye tembih etti. Hüsnü ağabey de o zaman Üstadın yanında idi.

    İkinci ziyaretim yine Emirdağ’da oldu. Üstatta o zaman sıkıntılı bir inkibaz hâli vardı. Çok terliyordu, iki mendil vardı elinde.

    Üçüncü ziyaretim tezkere aldıktan sonra oldu. Bizim burada göz doktoru Abdülkerim vardı, onun babası bizden evvel tezkere aldı, Üstadın yanına gitti geldi. Üç ay sonra biz de tezkere alınca Üstadın yanına gitmeğe karar verdim. Bu sefer biraz daha Risale-i Nur’a bağlılığım artmış, hocalığa, tarikata, evrad ve ezkara karşı biraz soğukluk gelmiş idi, acaba Üstad beni kabul eder mi diye düşünüyordum, çıktım gittim.

    ÜSTAD SAĞ ELİNİN İÇİNİ SOL ELİNİN DIŞINA VURUYOR

    Sanki babamı, akrabamı yeni görmüşüm gibi hiç çekinmeden serbestçe elini öptüm, yüzüne de baktım, Üstad tebessüm etti, elini öperken öteki eliyle başımı okşadı, üç sefer elini öptüm, hiç elini çekmedi, Üstad hep tebessüm ediyordu. Hâlbuki bir sefer bile elini vermezdi. “Ben seni talebeliğe kabul ediyorum” dedi. Sonra ağabeylerle yemek yedik, Üstadın arkasında namaz kıldık, Zübeyir ağabey tesbihatı ve “Âyet-ül Kübra”dan namaz dersini yaptı, Üstad da ders anında sağ elinin içini sol elinin dışına vuruyor, mütemâdiyen “fesubhanallah!. fesubhanallah!. fesubhanallah!.” diyerek sanki dinlediği eseri o te’lif etmemiş, sanki daha evvel hiç okumamışta ilk defa duyuyor gibi tahayyür ve taaccüp ediyor, mütemadiyen “fesubhanallah, fesubhanallah...” diyerek dinliyordu. (Nusret Hocamız Üstadımızı taklid ederek; çok derinden nefesini vererek, fısıltı halinde, fakat rahat işitilecek şekilde fesubhanallah çekiyordu. Ö.Ö.)

    “GAZETE GİBİ OKUMA!” NE DEMEK?

    Bana dört şey tembih etti.

    1.Küçücük bir dersane aç.
    2.Nâdir Ahmet’e selâm söyle
    3.Nâzım Beyle imtizaç et.
    4.Gazete gibi okuma!

    Çıkarken yine Üstadın elini öptüm, Üstad yine tebessüm etti.
    Zübeyir ağabey çıktıktan sonra bana sordu: “Hocaefendi Üstad sana ne dedi, yâni gazete gibi okuma demekle Üstad ne demek İstedi?” Ben dedim: “Yâni acele okuma” diyor. “Yook öyle değil, sen hoca değil misin, sizde “meftuhane mahtumane” (1) yok mudur, kitaba başlayınca tatlı filan vermiyor musunuz?
    Üstad diyor ki: “Başlamış olduğun kitabı sonuna kadar okuyacaksın, öyle başlıklara bakıp bakıpta kapatmayacaksın, yâni bir yerine, sonra bir başka yerine bakıp okuduktan sonra kitabı katlayıp bırakmayacaksın, kitabı sonuna kadar okuyacaksın, Üstad bunu diyor.” dedi.

    “NURCU OLMAK KOLAY, NURCU ÖLMEK ZOR.”

    Üstad “Küçücük bir dersane aç” demişti. İşte bu küçücük dersaneyi açtık elhamdülillah. Üstad gibi Hulûsi ağabey de çok teşvik ediyordu, işte bu kardeşler de burada hizmet ediyorlar. (Bu kayıtları Nusret Hocamız evinin altındaki dersane-i nûriyede yaptık. Burada genç, istidatlı kardeşler kalıyor, vakıf ve müdebbirlik eğitimi alıyorlar.) Cenab-ı Hak rızası dâiresinde kabul etsin. Enâniyet, benlik, hodfuruşluk gibi afetlerden Cenab-ı Hak mahfuz buyursun. Üstadımızın meslek ve meşrebine mebni istikametimizi muhafaza etsek ne mutlu. Hodfuruşluk, enaniyet ve benlik ile, şan-ü şeref peşinde koşmak ile hiç kimse istikametini muhafaza edememiş, mebde ve müntehayı birleştirememiştir.

    Zübeyir ağabeyin sözüdür: “Nurcu olmak kolay, Nurcu ölmek zor.” Hulûsi ağabeyin de meşhûr sözü: “En büyük hizmet odur ki, hizmete zarar vermemek.” Demek ki hizmete zarar vermedin mi en büyük hizmet oluyor. Hizmet senden zarar görmesin. Bak Hulûsi ağabeyin şahsına ehemmiyet veripte, Risale-i Nuru ikinci derecede bırakanlar orada dört grup oldu. Bu sebeble istikameti muhafaza etmeli.

    ÜSTADIN SELÂM GÖNDERDİĞİ ŞAHISLAR

    Ahmed Nâdir: Buranın (Ağrı) eski milletvekili Ahmet Alpaslanın babasıdır. Burdurda Üstada hizmet etmiş, Kör Hüseyin Paşanın oğludur.

    Kör Hüseyin Paşa ise; bu memleketin paşası, yedi tane alây-ı aşâirin yâni yedi aşiret alayının paşası.

    Nâzım Akkurt: Antalyadadır. Benden üç dört yaş büyüktür. Ahmed Nâdir ile Nâzım Akkurt aynı Üstad gibi o sırada Burdur’a nefyedilenlerden. Üstadımızla beraber kıra çıkmışlar, ders okumuşlar. Hatta Nâdir beyin ben görmedim çok güzel yazısı varmış. Üstad ona yâni Hüseyin Paşanın oğlu Nâdir’e “sen gel bana kâtip ol, sen dünyada cihangir bir insan olacaksın.”Demiş. O: “Ben gideyim bir âileme danışayım” demiş. Âilesi de: “Oho! Sen Kör Hüseyin paşanın oğlusun, gidip bir hocaya kâtip mi olacaksın” deyip mâni oluyorlar. Âkibeti de çok vahim oldu, öyle öldü.
    Ben Üstadın selâmını söylediğimde ayağa kalktı gözünden yaş geldi, “Beli Seyda! Beli Seyda! Nâdir senin selamına lâyık mıdır ki selam gönderiyorsun” diyerek gözünden yaşlar geldi. Hatta Seydanın elini öpmüşsün diyerek elimi de öptü. Ahmed Bey’e de Üstadın selâmını söylediğimde aynı ayağa kalktı ve ağlayarak selamı aldı. Çok ağladı. Ama Ahmet Bey tek parti devrinde İsmet’in en yakın milletvekili, en yakın arkadaşı idi, hatta Halk Partili olarak öldü. Ahmed Beyde namaz, niyaz, oruç zirvede idi, ama Halk Partili olarak öldü.

    Nasıl oluyor bu hocam, Üstadın bir selamına bu kadar ağlayan adam?

    Ben bilmiyorum. Benim aklım ermiyor. (gülerek)

    TAÇ GİYDİM, HALİFE OLMUŞTUM

    Üstad Hazretlerine ziyaretinizden evvel hizmetiniz, meslek ve meşrebiniz nasıldı?

    Ben hoca idim, bir de tarikata girmiştim Şeyh Mehmed Küfrevî Hazretlerinin torunu Şeyh Nesim Efendi bana taç giydirdi, ben ona halife oldum, tarikat dersi verecektim, halen benim iki tane müridim vardır yaşıyorlar hâlen. Beni görünce duygulanıyorlar, yâni ben yolumu şaşırmışım, onlar müstakîmâne devam ediyorlar, bana acıyarak bakıyorlar. Ben onlara tarikat vermiştim.

    Bizim zamanımızda Nurculuk zor idi. Bizim cemaatimiz: Nâzım Akkurt, Ben, İlâhiyatçı Asteğmen Ali, Molla İdris, birde postahaneden Mahmmut Kenanoğlu ile Cemil vardı. Bize burada (Ağrı) dört-beş evde ders okuma fırsatı vermediler. En sonunda Nâcinin kayınpederinin kardeşi, Belediyede zabıta çavuşu Reşad vardı onun evine gittik, ders yaparız diye. Bana: “Yahu Karacehennem Hocası (Karacehennem Hocamızın imamlık yaptığı köyün adı.Ö.Ö.) benim eniştemle ikiniz yeni bir din çıkarmışsınız, İslâm dini size yetmiyor mu, Şeyh Said’e tâbi olmuşsunuz isyan mı yapacaksınız yoksa, yahu kardeşim daha bir sene var emekliliğime siz benim emekliliğime mâni olacaksınız” diye bizi anlayamıyordu.

    O zamanlar hizmet böyle zordu. Hatta bizim akrabalar, akranlar, anneme geliyor hep beni tahkîr ediyorlardı, annem de ağlıyor: “Oğlum bu ilm-i arâbî kitapları sana yetmiyor mu? Sen onları bıraktın gece gündüz bu Türkçe kitapları okuyorsun, sen Küfrevî Hazretlerinin tarikatını bıraktın, Karabekir’in ekinlerine arkadaş oldun” diyordu. Karebekir’in ekinleri: Annem o zaman Ankara Haymanada bulunuyormuş. Karabekir Paşa o zaman çocukları toplamış okula götürmüş. Annem de zannediyor ki, bu başı açık çocuklar o çocuklardır. “Sen ulemayı bırakıp bu mektepli çocuklarla arkadaş olmuşsun” diyordu. Beddua bile ediyordu ama bana tesir etmedi.

    ***

    Molla Nusret Hocamız tarafından yazılan bir mektup:

    Azîzim!

    Risale-i Nur Kur’andan telemmû eden bu asırda tâ kıyamete kadar ve Kur’andan tezâhür eden bir mu’cize-i Rahmet-i İlâhî cânidinde hidâyet-meab bir sırr-ı inâyettir.

    Bu sırdan tereşşuh eden bir noktâ-i ehemm vardır ki, ona çok dikkat etmek lâzımdır.

    O sırrın tebeyyünatı ise: Mehdiyet hududu dâhilinde, bu memlekette îmana hizmet etmek; ezelî bir tavzife mebni Risale-i Nurun irşadı hârika bir keramet ve inâyet-i Rabbaniyedir. Ve Risale-i Nur talebelerine âhir zamana mahsus halâs ve necat, hakikat ve mârifetullah sırrına mazhar pek hârikulâde bir ikrâm-ı İlâhidir. Amma liyâkati kesbetmek, mânevî mücahede meydanında mücahidlik ünvanına sâhip olmak, feragat ve fedakârlık evsafıyle mevsuf olmak şarttır.

    Câzibe-i ilim ve salâhattan gelen hissî ve vehmî hevesat cihetinden tebeyyün eden tehlikelerden sakınmak için, ikaz-nâme ve vasiyet-nâmeler, tesirli bir sûrette ikazat ve ihtarat lâzım ve elzemdir.Vasiyetnâmelerdeki ihtârat ve ikazatlara tam ehil olmadığımdan vâ-esefâ tesirsiz kalmış ve kalıyor. Çünki:

    İnâyat-ı hassa ve imdadât-ı hususuye ve ihsanat-ı mahsusaya mücehhez olan bir Nur talebesi mahviyet içinde terakkî eder. Sahve mebni münferîden incizaplara müncezip olmaz. Şahs-ı mânevî nam-hesabına o hâlete giriftar olmak manevî mücahedeye bir hakaret ve zillettir. Hâtta kâlp ve ruh tedenniye müteveccihen, huzuzat-ı nefs-i emmâre cihetinden gelen şahs-ı mânevîden münkatı o cesâret-i câhilâne Velâyet-i Kübraya tam tahripkârane bir inhidamdır. Çünki hüsn-ü zan, nazarları kendine celbetmek ve ikram ve tahasünlerinden tevellüd eden şan ve şeref sevdasına meslek-i nûriye itibarıyle cidden kaçmak lâzım ve elzemdir.

    30.08.1999
    Nusret Kocabay


    (1) Memleketimizde medrese talebelerinden birisi bir kitabı bitirse veya başlasa, bir tatlı veya yemek meftuhane veya mahtumane diye vermek âdettir. Aynen bu kaideyi Kâtib Osman'ın üzümünde gördük. Onun yazdığı Asâ-yı Musa'nın tashihini bitirdiğim aynı vakitte mahtumanesi olarak bu üzümün gelmesi, tatlı bir latife ve şirin bir hatıra-i hayat-ı medresiye oldu. (Em.L.179)
    [​IMG]
     
    Son düzenleme: 1 Şub 2018

Bu Sayfayı Paylaş