Makale Bediüzzaman Said Nursi ve Ermeni meselesi

'Seçme Köşe Yazıları' forumunda admin tarafından 24 Mar 2019 tarihinde açılan konu

By admin on 24 Mar 2019 06:53
  1. admin

    admin Administrator Site Yetkilisi

    967_b.jpg Asırlar boyu Osmanlı tebaası olarak hayatlarını sürdüren Ermeniler, dini ve siyasi hiç bir baskı olmaksızın devletin himayesi ve güvencesi altında varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ancak Osmanlı devletinin parçalanma sürecine girmesiyle birlikte emperyalist güçlerin tahrikleriyle devletten ayrılmak için harekete geçen Ermeniler, ilk direnişlerini1890 yılında Erzurum ve İstanbul Kumkapı'da gerçekleştirmişlerdir. 11 Mayıs 1895'de Sasun olaylarını müteakip Avrupa devletlerinin Osmanlı idaresine verdikleri notada, ıslahat yapılacak vilayetlerin Vilâyât-ı Sitte adıyla Erzurum, Bitlis, Van, Sivas, Mamûretülaziz ve Diyarbekir olarak belirlenmesi, her ayrılıkçı akımın ihtiyaç duyduğu coğrafi alan mefhumunun da Ermenilerin şuurunda yer bulmasını ve toprak iddialarının kendilerince meşru bir zemin kazanmasını hızlandırmıştır. (1)

    Osmanlıların dış güçlerle imzaladığı Ayestefanos Antlaşmasının 16. ve akabinde de imzalanan Berlin Antlaşmasının 61. maddelerine göre Doğu Anadolu'da Ermenilerin oturdukları yerlerde ıslahat yapılması gerekirdi. Bundan cesaret alan Ermeniler, Ermeni bir papaz olan Mıgırdiç Hrimyan'ın öncülüğünde harekete geçer ve hadiseler içinden çıkılmaz bir hale gelir. (2)

    Ermeni hadiselerinin Doğuda patlak vermeye başladığı sene olan 1895 yılında henüz on yedi yaşında olan genç Molla Said, Mardin’e gelir. O yıl Mardin birçok karışıklığa sahne olmuştur. Bazı aşiretler Ermeni köylerine saldırmış, öldürme ve yaralama neticesinde Ermeniler şehir merkezine sığınmışlardı. Mardin’in ileri gelen din âlimleri onlara sahip çıkmış, sağduyulu davranarak ileride oluşabilecek büyük bir kargaşanın önüne geçmişlerdi. Ermeniler sık sık Fransa elçiliği vasıtası ile Mardin Mutasarrıflığına bakan Mehmet Enis Paşa’yı gerekli tedbirleri almamakla suçlamışlardı. Bu arada Patrik Azaryan Efendi de mutasarrıfın ‘pençesi’nden Meclis-i Mebusan Üyesi Hovsep Kazasyan Efendi tarafından kurtarılmıştı. Aynı ’pençe’ lakaplı mutasarrıf Molla Said’i Mardin’den kelepçeli olarak Bitlis’e sürgüne yollamıştı.

    Molla Said ilk defa Ermeni meselesi ile Mardin’de karşılaşır. Bu konuda onun bir girişiminin olup olmadığını bilemiyoruz. Ancak on beş sene sonra Bedîüzzamân, meşrutiyetin iyiliklerini ve faydalarını anlatmak üzere Doğuda aşiretlere yaptığı seyahatte, kendisine Ermeni meselesi ile ilgili sorulan sorulara verdiği cevaplardan Ermeni meselesine nasıl yaklaştığını net bir şekilde gözlemleyebiliyoruz. İşte Doğudaki zeki aşiret adamlarının sordukları o sorular ve Bediüzzaman’ın verdiği cevaplar:

    “Sual: Pekâlâ, kabul ettik ki hürriyet iyidir, güzeldir. Fakat şu Rum ve Ermenilerin hürriyeti çirkin görünüyor, bizi düşündürür. Reyin nedir?

    Cevap: Evvela: Onların hürriyeti, onlara zulmetmemek ve rahat bırakmaktır. Bu ise, şer’îdir. Bundan fazlası, sizin fenalığınıza, divaneliğinize karşı bir tecavüzleridir, cehaletinizden bir istifadeleridir.

    Suâl: "Ermeniler zimmîdirler. Ehl-i zimmet, zimmettarlarıyla nasıl müsâvi olur?"

    Cevap: Kendimizi dev aynasında görmemeliyiz. Kabahat bizde. Tamamen zimmetimize alamadık, bihakkın adâlet-i şeriatı gösteremedik. Şeriat dairesinde, hukuklarını istibdâdın sünnet-i seyyiesiyle muhâfaza edemedik; sonra da istedik, kuvvetimiz kalmadı. Ben şimdi Ermenilere bir nevi zimmî-i muâhid nazarıyla bakıyorum.

    Suâl: "Ermeniler bize düşmanlık edip, hile ve hıyânet ediyorlar. Nasıl dostluk üzerinde ittifak edeceğiz?"

    Cevap: Düşmanlığın sebebi olan istibdat öldü. İstibdâdın zevâliyle dostluk hayat bulacak. Size bunu katiyen söylüyorum ki, şu milletin saadeti ve selâmeti Ermenilerle ittifak ve dost olmaya vâbestedir. Fakat mütezellilâne dost olmak değil, belki izzet-i milliyeyi muhâfaza ederek, musâlaha elini uzatmaktır.

    Birşey söyleyeceğim: Eğer mümkündür, Ermeniler birden sahîfe-i vücuttan silinsin. Olabilir. Yalnız, size husumetin bir faydası olsun. Yoksa, mutlaka husumet zarardır. Hâlbuki, Adem zamanından yolda arkadaşlık eden bizimle gelmiş büyük bir unsurun zevâli değil, belki küçük bir kavmin mahvı dahi ’dır. Ömer Dilân Kabîlesi bin senedir yine Ömer Dilândır. Hem de, onlar uyanmışlar; siz uykudasınız, rüyâ görüyorsunuz. Hem de, fikr-i milliyette müttefik ve kavîdirler; siz, ihtilâfla şimdilik boşsunuz, hem de galebe etmek istiyorsunuz. Onlar sizi mağlup ettiği silah ile, yani akıl ile fikr-i milliyetle, meyl-i terakkî ile, temâyül-ü adâlet ile mağlup edebilirsiniz. Bence şimdi kılıç vuran, o kılıncın aksi döner, yetimlerine dokunur. Şimdi galebe kılıç ile değildir. Kılıç olmalı, lâkin aklın elinde. Hem de dostluğun sebebi vardır. Zîrâ komşudurlar. Komşuluk, dostluğun komşusudur. Hem de onlar uyandılar, dünyaya yayıldılar, terakkiyât tohumlarını topladılar; vatanımızda ekecekler. Bizi medeniyete mecbur, terakkîye îkaz, bizdeki fikr-i milliyeti hüşyâr ediyorlar.

    İşte şu noktalara binâen, onlarla ittifak etmek lâzımdır. Hem de bizim düşmanımız ve bizi mahveden, cehâlet ağa, oğlu zaruret efendi ve hafîdi husumet beydir. Ermeniler bize düşmanlık etmişlerse, şu üç müfsidin kumandası altında yapmışlar.

    Suâl: "Rum ve Ermenilerin hürriyeti bizi teşviş ediyor. Bir kere tecâvüze başlıyorlar, bir kere ’Hürriyet ve meşrutiyet bizimdir, biz yaptık’ diyorlar. Bizi me’yus ediyorlar?"

    Cevap: Zannediyorum, tecâvüzleri eskiden sizden tahayyül ettikleri tecâvüze karşı bir teşeffi-i gayz ve bundan sonra sizden tevehhüm ettikleri tecâvüze karşı bir nümâyiş gibidir. Eğer tamamıyla îman etseler ki, tecâvüz sizden olmaz; adâlete kanaat edeceklerdir. Şâyet adâlete kanaat etmezlerse; hak, hakkın kuvvetiyle burunlarını kırıp iknâ ettirecektir. Hem de, "Meşrutiyeti biz istihsâl ettik" olan sözleri yalandır. Hürriyet ve meşrutiyet, askerimizin süngüsüyle, cemiyet-i milliyenin kalemiyle sahîfe-i vücuda geldi. Öyle herzegûlerin arzuları, beylik ve muhtariyetin ammizâdesi olan adem-i merkeziyet-i siyasiye idi. Sonra da yüzde doksan bize ittibâ ettiler. Beşi geveze, birkaç tanesi de zevzeklik edip eski hülyalarından vazgeçmek istemiyorlar.

    Sual: Şimdi Ermeniler kaymakam ve vali oluyorlar. Nasıl olur?

    Cevap: Saatçi ve makineci ve süpürgeci oldukları gibi... Zira, meşrutiyet, hâkimiyet-i millettir. Hükûmet hizmetkârdır. Meşrutiyet doğru olursa, kaymakam ve vâli, reis değiller, belki ücretli hizmetkârlardır. Gayr-ı müslim reis olamaz, fakat hizmetkâr olur. Farz ediniz ki, memuriyet bir nevi riyaset ve bir ağalıktır. Gayr-ı müslimlerden üç bin adamı ağalığımıza, riyasetimize şerik ettiğimiz vakitte, millet-i İslâmiyeden aktâr-ı âlemde üç yüz bin adamın riyasetine yol açılıyor. Biri zayi edip bini kazanan, zarar etmez.

    İşte fikr-i milliyetle uyanmış bir Ermeninin himmeti, mecmu-u millettir. Güya onun milleti küçülmüş, o olmuş. Veya onun kalbinde yerleşmiş. Onun ruhu ne kadar tatlı ve kıymettar olsa da, milletini daha ziyade tatlı ve büyük bilir. Bin ruhu da olsa feda etmeye iftihar eder. Çünkü kendince yüksek düşünür. Halbuki, şimdikilere demiyorum, lâkin sizin eskiden bir yiğidiniz uyanmamış, nura girmemiş, İslâmiyet milletinin namusunu bilmemiş, yalnız bir menfaat veya bir garaz veya bir adamın veya bir aşiretin namusunu mülâhaza eder, kısa düşünürdü. Elbette tatlı hayatını öyle küçük şeylere herkes feda etmez. Faraza, İslâmî fikr-i milliyetle onlar gibi temâşâ etseydiniz, kahramanlığınızı âleme tasdik ettirip yüksek tabakalara çıkacaktınız. Eğer Ermeniler sizin gibi sathî ve kısa düşünseydiler nihayette korkak ve sefil olacaklardı.”(3)

    Bedîüzzamân Doğudaki aşiretlerin Ermeniler konusunda sordukları sorulara verdiği cevaplarda Meşrutiyetin getirdiği hürriyet düşüncesi ile istibdadın yok olması ile Ermenilerle dost olmamız gerektiğini, öz eleştiri yaparak bizim de kusurlarımızın olduğunu vurgulayarak barış halinde yaşamamız gerektiğini ifade eder. Ermenilerin milliyet düşüncesi ile yaptıkları fedakârlıktan ders almamız gerektiğini hatırlatır.

    Bedîüzzamân Van’da ömrünün uzun bir dönemini geçirdiğinden kendisini Ermeni meselesinin içinde bulmuştur. Münazarat eserinden aktardığımız görüşleri ile Ermeni meselesine barışçı bakış açısını hiç değiştirmemiştir. Ancak hadiseler ümit edildiği gibi gelişmemiştir. Ermeniler dış güçler tarafından sürekli tahrik edilmişlerdir.

    II. Meşrutiyet döneminde arazi meselesi, şahsî davalar ve eşkıyalık faaliyetleri Kürtler ile Ermeniler arasında öldürme, yaralama ve gasp gibi olaylar yaşandı. Ermeniler yaşanan bu olayları medya organları vasıtasıyla doğuda Kürtler tarafından Ermenilere sistemli bir şekilde katliam yapılıyormuş gibi göstermeye çalıştılar. Ermeni Patrikhanesi vasıtasıyla yapılan abartılı ve asılsız şikâyetlerle hükümeti baskı altında tuttular. Ermenilerin yayan organlar vasıtasıyla ufak çaplı çatışmalar Kürtler Ermeni katliam yapıyormuş gibi göstermeleri ve bu yönde hükümete Kürtleri sürekli şikâyet etmeleri üzerine bu ithamlara ve hükümet tarafından eşkıya takibi amacıyla Kürtlere yapılan haksız muamelelere cevap olmak üzere 4 Ekim 1912 tarihinde Van-Gevaş’tan Sadarete ve Dâhiliye Nezareti’ne bir telgraf gönderildi. Bu telgrafta özetle Kürtlerden Ermenilere saldıran ancak 4-5 kişi olup bu saldırıların Kürtlerin rızasıyla olmayıp şahsi teşebbüsler olduğu, oysa Ermenilerin komitacılık fikriyle hareket ettiğinden cinayet bir şahısta kalmadığı, Ermeni mültecilerinin tekrar faaliyete başlaması ve silahlı dolaşmalarının Kürtleri tedirgin ettiği bildirilmektedir.

    İsmail Hakkı Bey’in Van Valiliği döneminde, Ermenilere karşı suç işleyen Kürt çetelerinin takibata, bu gruplara yardım eden Kürt beyleri ve ahalinin tutuklanması ve olayların askerî güç kullanılarak çözüme kavuşturulması yönünde uygulanan sert politika Kürtleri bir hayli rahatsız etmiş, Ermenilere karşı müsamahakâr davranan hükümete karşı olan güvenlerini sarsmıştı. Tam bu ortamda Gevaş’tan Kürt ahali, ulema ve eşraftan 26 kişinin imzasıyla 21 Eylül 1328 (4 Ekim 1912) tarihinde Sadarete ve Dâhiliye Nezareti’ne bir telgraf gönderildi. Bu telgraf Kürtlerin Ermeniler ve bölgede yaşanan olaylar hakkında düşüncelerini ve hükümetin eşkıya takibi bahanesiyle Kürt halka verdiği zarar ve Kürtlerin hükümete karşı tutumunu ifade etmesi ve içerdiği sosyal tespitler bakımından önemlidir. Bu telgrafı önemli kılan başka bir özellik ise telgrafın altındaki ilk imzanın “Encümen-i İlmiye Namına Bedîüzzamân Said Kürdi’ye” ait olması ve belgenin üslubundan anlaşıldığı üzere onun tarafından yazdırılmış olmasıdır.

    Telgrafta, bölgede huzur ve asayişin Kürtlerle Ermenilerin ciddî manada dost olmalarına bağlı olduğu fakat Ermenilerin abartılı ve yalan yanlış şikâyetlerin iki unsur arasındaki dostluğu zedelediği, Kürtler tarafından Ermenilere yapılan saldırılardan üç-beş kişinin sorumlu olduğu ve bu tür hareketlere Kürtlerin rızasının olmadığı, iki üç kişinin cinayetiyle bütün Kürtlerin mesul tutulamayacağı, Ermenilerin ise “fikr-i külliyetle” hareket ettiğinden cinayetin bir şahısta kalmayacağı, bu olayların asil sebebinin yurtdışından gelen Ermeni mültecilerin tekrar fiiliyata geçmeleri ve bazen silahlı dolaşmalar olduğu belirtilmiştir. Ayrıca hükümetin Ermenilerin asılsız şikâyetlerine çok fazla önem vermesi ve bir-iki eşkıyayı yakalamak için birçok masumlara zarar vermesi gibi olayların Kürtleri hükümetten soğuttuğu vurgulanmıştır.

    Bu telgraf okunup mütalaa edildikten sonra Dâhiliye Nezareti’nden Van Vilayeti’ne yazılan yazıda gerek Kürtlerin ve gerekse Ermenilerden birkaç uygunsuz kişinin şahsi hareketlerinden dolayı o kavmin bütün fertlerinin mesul tutulmaması ve şekavette cüret edenlerin yakalanıp cezalandırılması ve iki unsurun iyi geçinmesi için gerekli tedbir ve nasihatlerin icra olunması istenmiştir. (4)

    [​IMG]

    [​IMG]

    Bediüzzaman’ın Ermenilerle ilgili telgrafla bildirdiği tespitler çok önemli. Ermenilerin “Fikr-i külliyet”le yani toptancı bir düşünceyle hareket etmeleri çözümü zora sokmuştur. Bedîüzzamân ve onun gibi düşünen sağduyulu kişilerin hataları şahıslara bağlamaları yerinde olmuş, cinayetleri işleyenin üzerinde bırakmak hukuki olarak isabetli olmuştu; fakat Ermeniler herkesi toptan suçlama yolunu tercih etmiş ve kendi hatalarını görmezden gelerek öz eleştirilerden kaçınmışlardır.

    1914 yılına gelindiğinde, Ermeni komiteleri Türkiye'deki şubelerine şu tâlimatı vermişlerdir:

    "Rus ordusu sınırdan ilerler ve Osmanlı ordusu geri çekilirse her tarafta birden eldeki vasıtalarla başkaldırılacaktır. Osmanlı ordusu iki ateş arasında bırakılacak, resmî binalar bombalanacak, iaşe depolarına sabotajlar düzenlenecek; aksine Osmanlı ordusu taarruza geçerse Ermeni askerleri Ruslara katılacak ve silah altına alınanlar kıtalarından kaçarak, Türk birliklerinin geri cephelerine zarar vermek ve ülke içinde çeşitli olaylar çıkarmak için çeteler kuracaktır.”

    Nitekim, savaşın başında Doğu Cephesi'nde yaşanan gelişmeler aynen yukarıdaki raporlarda öngörüldüğü şekilde seyretmiştir. Ermeniler, seferberlik ilan edildiği 3 Ağustos 1914 tarihinden itibaren ordudan kaçmaya başlamışlar; Türk askerlerine karşı Zeytun'da silahlı saldırı tertip etmişler; Rusya'ya göç ederek Ruslar tarafından Türk ordusuna karşı savaşmak üzere oluşturulan çetelere katılmışlar; Rus ordusunun 1 Kasım 1914'te Doğu Anadolu üzerine başlattığı taarruzu müteakip de birçok vilayette isyan çıkarmışlardır. Bu Ermeni isyanları arasında en büyüğü ve aralarında tehcir kararı da bulunmak üzere sonuçları açısından en önemlisi, Van'daki isyandır.

    Van ve çevresinde memur ve jandarmalar öldürülmüş, karakollar ve Türklerin evleri saldırıya uğramış, resmî binalar yakılarak isyan bütün Van bölgesine yayılmıştır. Nihayet Başkumandan Vekili Enver Paşa bu duruma bir çare olmak üzere, 2 Mayıs 1915'te Dahiliye Nazırı Talât Paşa'ya şu yazıyı yolladı: "Van gölü etrafında ve Van valiliğince bilinen belirli yerlerdeki Ermeniler, isyanlarını sürdürmek için daima toplu ve hazır bir haldedirler. Toplu halde bulunan Ermenilerin buralardan çıkarılarak isyan yuvasının dağıtılması düşüncesindeyim. 3. Ordu komutanlığının verdiği bilgiye göre Ruslar 20 Nisan 1915'te kendi sınırları içindeki müslümanları sefil ve perişan bir halde sınırlarımızdan içeriye sokmuşlardır. Hem buna karşılık olmak ve hem yukarıda belirttiğim amacı sağlamak için, ya bu Ermenileri aileleriyle birlikte Rus sınırı içine göndermek, yahut bu Ermenileri ve ailelerini Anadolu içinde çeşitli yerlere dağıtmak gereklidir. Bu iki şekilden uygun olanın seçilmesiyle tatbikini rica ederim. Bir mahzur yoksa isyancıların ailelerini ve isyan bölgesi halkını sınırlarımız dışına göndermeyi ve onların yerine sınırlarımız içine dışarıdan gelen müslüman halkın yerleştirilmesini tercih ederim."

    Tehcir kararının ilk işareti sayılan bu yazı ile Enver Paşa, Ermenilerin isyan çıkaramayacak şekilde dağıtılmalarını istiyordu. Dahiliye Nazırı Talât Paşa, durumun nezâketi karşısında Meclis-i Vükelâ'dan karar almadan ve bu işle ilgili bir geçici kanun çıkartmadan Ermeni tehcirini başlattı ve sorumluluğu tek başına üzerine aldı.

    Bediüzzaman ve talebeleri de yaşanan bu taarruzlar karşısında boş bulunmayarak önce Erzurum Pasinler cephesinde sonra da Van, Bitlis ve Muş’ta Rus askerleri ve Ermeni çeteleri ile savaşmak zorunda kalıyorlardı. O günler Risale-i Nur’da şöyle ifade edilir:

    “O eski zamanda, Eski Said'in talebeleri üstadlarıyla şiddet-i alâkaları fedailik derecesine geldiğinden, Van, Bitlis tarafında Ermeni komitesi, Taşnak fedaileri çok faaliyette bulunmasıyla Eski Said onlara karşı duruyordu, bir derece susturuyordu. Kendi talebelerine mavzer tüfekleri bulup, medresesi bir vakit asker kışlası gibi silâhlar, kitaplarla beraber bulunduğu vakit, bir asker feriki geldi, gördü, dedi: "Bu medrese değil, kışladır." Bitlis hadisesi münasebetiyle evhama düştü, emretti: "Onun silâhlarını alınız." Bizden ellerine geçen on beş mavzerimizi aldılar. Bir iki ay sonra Harb-i Umumî patladı. Ben tüfeklerimi geri aldım.” (5)

    Bediüzzaman Ermeni çeteleri ile çarpışırken aile ve masum çocuklarına dokunmaz. Bu konuda da ahaliyi uyarır. İslam savaş hukukuna göre hareket edilmesini sağlar. Meskun yerlere saldırmaz. Bu konu eski Tarihçe’de şöyle anlatılır:

    “Ermeni çetelerinin taarruzunu işitir. Bu def‘a vatanına yani esas meskat-ı re’sine giderek fedâîlere karşı müdâfaa eder. Ermenilerin âile ve ma‘sûm çocuklarını toplayarak bunlara dokunmak şer’an câiz olmadığından ahâlîyi men eder. Ve mezkûr çoluk-çocukları Ermeni fedâîlerine teslîm ettirmek için gönderir. Ermeni fedâîleri bu hâlden memnûn olarak, “Mâdem ki siz bizim âilemize dokunmuyorsunuz, biz de muhâriblerinizden başka kimseye dokunmayız” diye cevap gönderirler. (6)

    Bedîüzzamân, Bitlis’in Ruslar tarafından işgalinden hemen sonra Ruslara esir düşer, iki yıl üç aylık esaretten sonra firar ederek İstanbul’a gelir. İki üç sene Dar’ül Hikmeti İslamiyede görev yaptıktan sonra hasretini çektiği vatanına kavuşmak ümidi ile Van’a gelir. Âmâ Ermeni hadiselerinden dolayı Van yerle bir edilmiştir. Lem’alar adlı eserinde hissiyatını şöyle dile getirir:

    “Van'da Horhor denilen medresemin ziyaretine gittim. Baktım ki, sair Van haneleri gibi onu da Rus istilâsında Ermeniler yakmışlardı. Van'ın meşhur kalesi ki, dağ gibi yekpare taştan ibarettir, benim medresem onun tam altında ve ona tam bitişiktir. Benim terk ettiğim yedi sekiz sene evvel, o medresemdeki hakikaten dost, kardeş, enîs talebelerimin hayalleri gözümün önüne geldi. O fedakâr arkadaşlarımın bir kısmı hakikî şehid, diğer bir kısmı da o musibet yüzünden mânevî şehid olarak vefat etmişlerdi.

    Baktım ki, benim medresemin etrafındaki şehir içi, kale dibi mevkii, bütün baştan aşağıya kadar yandırılmış, tahrip edilmiş. Evvelki gördüğümden şimdiki gördüğüme, güya iki yüz sene sonra dünyaya gelip öyle hazîn nazarla baktım. O hanelerdeki adamların çoğuyla dost ve ahbap idim. Kısm-ı âzamı, Allah rahmet etsin, muhaceret ile vefat etmişler, gurbette perişan olmuşlardı. Hem Ermeni mahallesinden başka, Van'ın bütün Müslümanlarının haneleri tahrip edilmiş gördüm. (7)

    [​IMG]

    Van’ın harap olmadan ve harap olduktan sonraki hali

    Bedîüzzamân Said Nursi’nin Ermeni meselesinde dostluk ve barış tespitlerine kulak verilebilseydi, binlerce insanın perişan olup mahvolmasına neden olan elim vaziyetler yaşanmayacaktı. Alınan siyasi ve sosyal tavırlar nedeniyle birisinin hatası ile başkaları mesul olmayacaktı. Ermeniler Meşrutiyet sayesinde sanatta, ticarette ve temsiliyette çok iyi yerlere geldiler. Yüzlerce Ermeni Mecliste vekillik görevine geldi. Ermeniler geldikleri yerlerin değerini takdir etmeden, maalesef dış güçlerin oyunlarına alet oldular. Bediüzzaman’ın dostluk teklifi hala güncelliğini korumaktadır.

    [​IMG]

    Yakılıp yıkılan, harap olan Van haneleri ( Arevmedyan Hayastan Arşivi )

    KAYNAKLAR
    1-Ermeni Tehciri ve Gerçekler / Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu
    2-Said Nursî'nin Eserleri Işığında Ermeni Meselesi: Van Örneği. Iğdır Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. Abdulhalim Oflaz.
    3-Münazara İfâde-i Merâm ve Uzunca Bir Mâzeret
    4-Dr.Ersin Kırca. I. Dünya Savaşı Öncesi Doğuda Kürt Ermeni Mücadelesi, Hükümetin Uygulamaları ve Kürtlerin Hükümete Tepkisi. Tarih ve Gelecek Dergisi, Nisan 2017, Cilt 3, Sayı 1
    5-Şualar. On Dördüncü Şua
    6-http://www.risaletashih.com/index.php/en/musahhah-metinler/193-bediuzzaman-in-tarihce-i-hayati-abdurrahman-nursi
    7-Yirmi Altıncı Lem'a. On Üçüncü Rica

    Kaynak: Bediüzzaman Said Nursi ve Ermeni meselesi - Mehmet Selim MARDİN
     

Bu Sayfayı Paylaş