Röportaj Başıboş yaşamayı hürriyet zannediyoruz!

'Seçme Köşe Yazıları' forumunda admin tarafından 9 Ağu 2019 tarihinde açılan konu

  1. admin

    admin Administrator Site Yetkilisi

    [​IMG]
    Hukukçu, Yazar ve tasavvuf musikisinin önde gelen ismi Ömer Tuğrul İnançer, önemli açıklamalarda bulundu.
    İşte İnançer'in açıklamalarından önemli başlıklar:


    Türkiye’de hızlı bir toplumsal yozlaşma yaşadığımızı söyleyebiliriz. Bunun sonucu olarak evde, işte, trafikte sürekli bir cinnet hali yaşıyoruz. Bu toplumsal yozlaşma ve hoşgörüsüzlüğe karşı nasıl direnebiliriz? Tedavi reçetesi nelerdir?


    "Bu tespitler doğru da zaten bütün mesele tespitlerin doğru yapılabilmesidir. Çünkü teşhis tedavinin yarısıdır. Teşhisi koyduysak tedavini %50’si bitmiş demektir. Bu doğru teşhisin tedavisi ise... Ana prensip şu; Allah-u Zülcelal devasız dert yaratmamıştır. Tabi insanoğlu ne yazık ki ölümü bir dert olarak görüyor, ona da deva istiyor. Halbuki ölüm dert değildir. Bunun bilirse diğer yaşama sırasında her derdin devası vardır. Bu devaların komprime hale getirilmiş, herkes tarafından kullanılabilecek olanı aslında basit ama derinine daldığımız zaman basit olmadığını gördüğümüz bir reçetesi var, iki kelimeden ibaret: Muhammed Mustafa (s.a.v.) Bizim inanç sistemimizde -böyle konuşulunca modern olunuyor ya, dinimizde deyince sanki 1400 sene evvele gidiyoruz- “Peygamber size ne verdiyse alın, neden çekinmenizi tavsiye ettiyse ondan çekinin” mealinde ayet var, bu bizim inanç sistemimiz."

    "HABERDAR OLMAK BİLMEK DEĞİLDİR"


    "İnanç irade ile olan bir şey. Ben istersem Müslüman olmam. Ben irademle bunu kabul ettiğime göre o kabulümün gereklerini yapmam lazım. Bu gereklerden en önemlisi bir başka ayette “Benim Habibim'in hayatında sizin için alınacak örnekler vardır” (buradaki örnek doğru örnek manasında. Doğru kelimesinin olmasına lüzum yok. Çünkü Habibullah’ta yanlış bir şey zuhur etmez.) Peki bunu yapabilmek için biz ne yapıyoruz? Hiç. Hatta ne yazık ki hiçin de eksisinde kabul etmiyoruz. Efendimiz hazretlerinin varlığından haberdar olmak onu bilmek ve tanımak demek değildir. Öyle bir ömür sürmüş ki o ömrün her bir anını ayrı ayrı tetkik ettiğimizde bizim her türlü derd u telaşımızın ilacının paralelini mutlaka görürüz. Ama o ömrü tetkik etmemişiz, varlığından haberdar değiliz.

    Var olduğunu bilmek başka bir şey. Bismarck da biliyor, Voltaire de biliyor, Napolyon da biliyor. Napolyon’un Paris’te askeri akademide verdiği ilk ders şudur: Resulullah Efendimiz’in Uhud’daki askeri yerleştirme planı. Haberdar Bismarck, “Senin zamanında yaşamadığıma efes ediyorum ey Müslümanların Peygamberi” diyor ama sonunda. Yani varlığından haberdar olmak tanımak demek değil. Tanımak o kadar noksan ki."

    ALLAH'A TORPİL GEÇİYOR MU?

    "Birde şefaat meselesi var. Bir takım ağzı karalar “Şefaat var mıdır, yok mudur?” diye müzakere ededursunlar, havanda su dövsünler. Allah’a torpil geçiyor mu? Geçiyor. Bizzat Efendimiz demiyor mu, “Dualar benim ismimi anıncaya kadar semada asılı kalır. Ne zaman benim ismimi, cismimi, sıfatımı, hatırımı anarsanız yerine ulaşır” Bakın ‘yerine ulaşır’, kabul olur daha değil. Şunun gibi, eskiden bendeniz bu misli anlatırken mektup ve pul misali verirdim. Şimdi gençler pul da bilmiyor, mektupta bilmiyorlar. Ama herkes mesaj çekmeyi biliyor. Mesajı yazdık, ‘git’ veya ‘gönder’ düğmesi var ya gönder düğmesi Efendimiz’in (sav) ism-i şerifidir, sıfat-ı şerifidir. Ona basmayınca yerine gitmiyor mesaj. Kabulü daha sonra. Bu kadar önemli olması ne? Demek ki Cenab-ı Hakk’a torpil geçiyor, Habib’in hürmetine. Dualarımızın sonunda “Bi-hürmeti seyyidil mürselin, bi-hürmeti sultan’ül-enbiya” deyip “el-Fatiha” demiyor muyuz? Bu ne, torpil.

    Peki, Resulullah Efendimiz Hazretlerinin Allah indindeki bu yüce katı sadece dua iletmekle mi? Bundan ibaret değil ki, elbette şefaat. Biz bu şefaati biz günah sildirici olarak telakki ediyoruz: “Ya Resulullah şefaat et ki günahlarım silinsin” Hayır, hakiki şefaat o değil. O şefaat var, ona itiraz eden ededursun. İtiraz edenler şefaatten mahrum kalırsa gelip ağlamasınlar sonra. Şefaat şefaati kabul edenleredir inkar edenlere değil. O ayrı bahis.

    "HERAKLİOS DA MUHATAP NECAŞİ DE"

    Efendimiz hazretlerini incelemek, öğrenmek demek zatını her şeyden soyutlayıp yalnızca onu incelemek demek değildir. Dostları, düşmanları, arkadaşları, zevceleri, hainleri, yakınları, sevdikleri, sevenleri, dış münasebetteki muhatapları.. Yani Heraklios da muhatap Necaşi de muhatap Acem Şahı da muhatap. Biri onun mektubu ayakta dinliyor, öteki hakaret ediyor. Öteki adildir diye Efendimiz hazretlerinin vekaletini kabul edip vekaleten nikah kıyıyor.

    Hz. Ümmü Habibe ile nikahı, Necaşi’nin vekaletiyle olmuştur. Ve Efendimizin adalete verdiği değer, dünyaya teşrif ettiği zaman meşhur Acem Şahı Nuşiraban (adamın lakabı Adil) “Adil bir hükümdar zamanında doğduğuma iftihar ederim” buyuruyor, methettiği adam bir ateşperest, putperest. Adalete verdiği önemi gösteriyor. Kendi yavrusu Zeyneb’i çok sevdiği Cafer’i Habeşistan’a gönderiyor, niye? Oranın hükümdarı adildir, size müşrikler gibi eziyet etmez. Adalete verdiği önem. Adaleti kimden öğreneceğim? “el-Adlü esas ül-mülk” sözü Hz. Ömer’indir. Ama adliye saraylarında başka imza ile duruyor. Niye? Biz dinimizi irademizle seçip kabul ettiğimiz için o iradenin gereği ezvac-ı mutahhara, annelerimizdir. Gereğini yapmıyoruz.

    Toplumsal ve ferdi hastalıkların çaresi Efendimiz hazretlerinin gösterdiği yoldur. Efendimiz hazretlerinin yaptığının aynısını yapmak değil. Yaptıklarının hikmetini kendi miktarımızca inceleyip o hikmete uygun davranmak. Mesela biliyoruz genel laf olarak, “Rasulullah Efendimiz beyaz giyerlerdi.” İyi de o iklimde beyaz giymek tabii ve doğru değil mi? Acaba beyaz giymek mi sünnet iklime uygun giyinmek mi sünnet? Çünkü mesela Huneyn Gazvesi Ocak ayında olmuştur. Ocak ayı Kuzey yarım kürede soğuk. Taif 2000 metrenin üzerinde çok soğuk bir memlekettir. Geceleri adamın dişleri bile vurur, biliyorum oraları. Orada o seferdeyken giydiği kıyafet belli. Siyah ve koyu grip çizgili bir aba, onun altında çok koyu kahverengi bir entari. Renkleri de öyle kalınlıkları da öyle. Eğer beyaz giymek bir dini vecibe olsaydı Efendimiz oraya da beyaz giyerdi. Niye giymedi? Ocak ayında ve yüksek bir yerde. Bu hikmetleri öğrenebilmek için, Huneyn Gavzesinin zamanını bilmek lazım. Efendimizin son büyük gazvesi diye biraz meşgul olanlar bilir. Sorun bakalım hangi mevsimde diye? Bilmez.

    "TETKİK EHLİ DEĞİL, SORUYA CEVAP VERECEK OLARAK YETİŞİYORUZ"

    Tetkikat ehli olmadık, bunda (eğitim kelimesini hiç sevmem. Eğitmek belli cevapları almak için belli şeyleri vermek demektir. Halbuki maarif bütün doğruları vermek bu doğruların içinde irfan sahibi olarak zamanında kullanılacak doğruyu seçmektir. İrfanını vermek, maarif budur. Maarifin karşılığı eğitim değildir.) o sistemin kabahati var. Çünkü bizi tetkik ehli olarak değil, imtihanlarda suallere cevap verecek olarak yetiştiriyorlar. Test çözelim, üniversite giriş imtihanında yüksek alalım, öyle yetiştiriyorlar. Çok basit bir misal vereyim, bizim bir kardeşimiz var Beyazıt Camii eski müezzini Hafız İsmail, görme özürlüdür. Şimdi biz köprüler, yollar, otoyollar, tüneller, metrolar yaptık. O metroda nasıl oturulacağını öğrettik mi? Var mı öyle bir şey? O İsmail kardeşimizi metrodan çıkanlar yere düşürdüler, iki ay önce. Yani bir görme özürlüye bile riayet etmeyecek bir güruh yaya yürüse ne olacak metroya binse ne olacak? Bu mu medeniyet? Bunların doğrusunu nasıl bulacağız? Efendimizin niye adalete ehemmiyet verdiği misalini arz ettim.

    "LÜTUF DEĞİL BORÇTUR"

    Bir görme özürlünün veya başka bir özürlünün hakkı senin ona yardım etmen. Onun hakkı, benim ona lütfum değil. Aynı zekat gibi. Zekat benim fukaraya verdiğim bir yardım değil, fukaranın benden alacağını ödüyorum. O alacağı da Allah tayin etmiş. Zekatı verdiğim aman, “teşekkür ederim beni borcumdan kurtardın” demek yerine belki de gönül kıracak veriyorlar. Bu nüanslar bilinmediği zaman, böyle kaba saba estetikten mahrum. Limon kabuğu gibi bir kubbe, sırık gibi bir minare, ölçü nerede? Bunun eski zamandaki tarifi niseb-i şerife’dir. Yani, doğru ve güzel oranlar. Küçücük kubbeye öyle minare olmaz. Sinan’ı le alalım. Selimiye’nin de Süleymaniye’nin de minaresini yapan o. Peki Üsküdar’daki Şemsipaşa’nın minaresini yapan kim? O da o. Şemsipaşa bir karış, Selimiye metrelerce. Niye? Oradaki cami onu götürüyor. Denize sıfır çok yüksek kubbeli değil cami küçük minaresi de ona göre.

    Ölçü mimariden ibaret değil, yaşamımızda da ölçü var. Midesi hasta, hangi mide hastamız doktordan ziyade Efendimiz’in “Acıkmadan oturun, doymadan kalkın” emrini yerine getiriyor? Ayrıca bilgiyi çok fazla büyüttük. Bize ahirette ne biliyorsun diye sormayacaklar, ne yaptın diye soracaklar. Çok basit bir misal. Terliyken soğuk su içmenin zararlı olduğunu biliyor muyuz? Peki terliyken soğuk su içiyor muyuz? O da evet. Peki ne işe yaradı o bilgi? Terliyken su içmenin zararlı olduğunu bildiğimiz o bilgi yapmadıktan sonra ne işe yaradı? Allah korusun, ben senden daha çok bilirim demeye yaradı ki Allah’ın en sevmediği huy.

    Bilgi önemli değildir. Doğruyu yapmak için doğruları bilmek lazım, mantıken doğru bir laf. Ama bilgi böyle öğrenilmez. Efendimiz’in tarifi var bilgiyi nasıl öğreneceğimize dair. Siz bildiğinizle hareket edin, biz çocukluğumuzdan beri ana rahmindeyken bir takım bilgiler alıyoruz, farkında olalım ya da olmayalım. Efendimiz “bildiğinizle amel edin, Allah sizi ilme variz kılar”buyuruyor. Veya “İttekullah ve yuallimü kümullah” ayetin içerisinde bir ibare: Allah’tan ittika edenin öğretmeni Allah olur. Öyle mi yaşıyoruz? Camide tekkede derviş dışarıda keşiş nasıl bir şey bu? Bir şey söylediğinizde “O başka!” O başka lafı çok kaçamak bir laftır. Bununda tipik örneği Yassıada Mahkemeleri Başkanı Salih Boşol’dur. Doğru bir şey söylediğinde müdafaa avukatları “O başka” der geçerdi. Adaletin yüz karası mahkemelerdi. O başka değil, başka bir şey yok.

    .......................................................................................................

    “NE KARŞINDAKİ PUTPEREST NE SEN PEYGAMBERSİN”

    Hepimiz Efendimiz hazretlerinin veda hutbesindeki buyruğuyla hepimiz “Adem’in çocuğuyuz” Adem de topraktan yaratıldı. Birbirimize yaradılış itibariyle, siyah beyaz, kadın erkek, Arap gayr-i Arap üstünlüğümüz yok. Üstünlük takva ile. Takvanın ölçüsü ise, terazi Allah’ın elinde. Kim kimden daha takvalı bilmiyoruz. Öyle tipler türedi ki memleketimizde, ibaret ritüellerini yerine getirmekle kendini evliya zannediyor. Senin başın açık, sen içki içiyorsun diye selam vermiyor. Resulullah Efendimizin ilk muhatabı putperest müşrikler değil miydi? Ne karşındaki putperest ne sen peygambersin. O güzellikle konuşuyor da sen kim oluyorsun da selam vermiyorsun? Sevmek. Hiç yok.

    “SEVGİ VERMEK MESLEĞİDİR, İSTEMEK BİLE AYIPTIR”

    Efendimiz hazretlerini tanıyalım derken biz Efendimizin nasıl bir sevgi pınarı, sevgi kaynağı, sevgi mecraı, sevgi barajı olduğunu göreceğiz, sevmeyi öğreneceğiz. Ve bu sevmek ne yazık ki hazzetmek, menfaat temin etmek, o da beni sevsin demek. Alışveriştir sevgi değil. Sevgi vermek mesleğidir almak değil, istemek bile ayıptır. Sevgi mesleğine sığmaz, rızaya muhaliftir. Rabbimden istemeyecek miyim? Bizler isteyeceğiz. Ama belli bir rıza makamına gelen zevat-ı kiram var, onlar istemezler. Cennet talebi ve cehennem korkusuyla yapılan ibadetler bile alışveriştir. Bu yüzden büyükler namaza dururken bile “Allah rızası için” diye durmazlar “Allah için” diye dururlar. Aradaki farkı anlat diyenler anlatsak da anlamazlar. Çünkü kişinin sualinde seviyesi bellidir. Talep edilen Allah’ın rızası değil, zatıdır.

    Bu ahlaki yüksekliği temin etmek için, kainatın yaradılış sebebini öğreneceğiz. Çünkü “ben sana muhabbet ettim onun için yarattım” diyor. Muhabbetin tarifini, “Müslümanlar şiddetle severler” demekle aşkı tarif ediyor. Kuran-ı Kerim’de aşk kelimesi yok, olmayacak tabi aşk kelimesi Farsça. Onunla aynı manaya gelecek tabi var. Yani sevgi dertlerin devasıdır. Efendimiz bütün dertleri sevgi ile çözmüştür. Hasbelbeşer Hz. Hamza’nın o zulme uğradığı, hem şehit edilip kulakları ve burnu kesildikten sonra Hint tarafından ciğerinin yenmesi büyük bir vahşet, sütkardeşi, amcası, yaşları yakın, çok sevgililer birbirleriyle Efendimiz, çok sinirlenince ”70 tane kafir kessem hırsım yatışmaz” diyor. Cebrail (a.s.) geldi, “Ya Resulallah 1’e 1.” Yeni bir şey icat edemezsin. Allah ne derse o, kısassa bir. Ona rağmen Vahşi’yi affetti.

    Vahiy katibi olarak tayin ettiği halde, ayetler bana da geliyor deyip daha sonra Mekke’ye kaçan ve ben Peygamber’i çok aldattım diyen Abdullah ibn Sehl’i affetti. Onun neticesinde o zat, Bizans ile yapılan ilk donanma muharebesinde galip gelinmesine sebep oldu ve Kuzey Afrika’nın fethinde çok ciddi hizmetler gördü. Bu affının sebebi neydi? Hz. Osman’a olan sevgisi. Sevdiğini kırmıyor. Biz? Sevdiğimiz yok ki kırmayalım. Biz kendimizi sevmeyi bilmiyoruz.

    [​IMG]“TAŞ BİLE ANLAR”

    Hep söylüyorum, sevgili seyircilere de söyleyeyim. Hanımların vakti daha müsait olabilir, hem severler de yapıları itibariyle. Aynı kökten iki gonca veya sürgün. İkisini aynı gün dikseler. Birine su verirken iltifat etseler, öbürüne de söylenerek su verseler. 4-5 ay sonra büyüdüklerinde dikenleri saysınlar bakalım ne olacak. Gülerek ve severek suladığınız gülde 20 diken varsa, kaş çatarak ve söylenerek su verdiğiniz gülde 45 diken olacak.

    Ben biraz taş madeninden anlarım. Eski usulde delikler delinir, dinamit lokumları sokulur ve patlatılır. Çıkan blok kesilip belirli bir şekle getirilip fabrikada işlenmek üzere gönderilir. Şimdi daha güzel bir sistem; yine bir delik deliyorlar orada elastik bir çelik testere sokuyorlar ve kesiyorlar, patlatma yok. Hem o küçük parçalar ziyan olmuyor hem de taşın -bize biyoloji dersinde cansız diye öğrettikleri taşın- canı yanmıyor. Nereden mi biliyorum? Patlatılarak elde edilmiş bir kütüğü fabrikada istediğiniz kadar cilalayın keserek çıkardığınız kütüğün parçası kadar güzel cilalamanız mümkün değil. Biri cam gibi olur bunda illa ki bir pıtırlık kalır. Neyle cilalarsanız cilalayın. Yani, taş bile anlar. Bunu nereden öğrendin? Efendimizden öğrendim. Aynısı olmak zorunda değil, metnin alemi yok ki? Düşüneceksin. Ne kadar? Allah’ı devreye sokarak aklın kadar.

    Efendimiz hazretleri “Uhud beni sever ben Uhud’u severim” buyurmadılar mı? Uhud dağ değil mi, taş değil mi? Demek ki sevmek varmış, taşta da var sevmek. Taşı bile seven dağı bile seven bir peygamberin ümmeti miyiz biz? Görünüşte değil. Sevgisizlik terbiyesizliği doğurur.

    Geçenlerde bir TV programında çok genç, 76 doğumlu Ankara Üniversitesi’nde bir tarih profesörü ama edebiyat okumuş evveliyatında. Hurufilik üzerinde doktora yapmış. Soran hanım kardeşimiz “Siz edebiyat okumuşsunuz” dediğinde profesör, “lisedeki edebiyat hocamı çok sevdim onun için okudum.” dedi. Ortaokul ve lisede en başarılı olduğunuz ders hangisiydi? Sakın Fizik, Kimya, Tarih, Coğrafya diye düşünmeyin, başka türlü düşünün. Ben size cevabınızı vereyim: En sevdiğiniz öğretmeninizin dersi en başarılı olduğunuz derstir. Varsa aksini ispat edecek buyursun. Bakın, dersteki muvaffakiyet bile öğretmeni sevmekle alakalıdır. Onun için soracağınız her sualin altında toplumsal ve ferdi noksanlıklar var. Bu noksanlıkları tamamlamanın yolu Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz hazretlerinden geçer. Onunda yolu sevgi yoludur. Bu kadar kolay. Bundan sonrası aynı lakırdının teferruatlarıdır.

    Demin konuştuğumuz cami ölçeklerinde, estetik. Çok basit. Biz cebinde ayna ve tarak taşıyan bir peygamberin ümmetiyiz. Başına bir tane çarşıdan alınma sarık, sonra önü iliklenmeyen bir cübbe ve şekilsiz bir sakal. Efendimiz hazretlerinin böyle olduğu nerede görülmüş. İkide bir niye yanaya bakıyor? Rüzgarı var, açık havada, ata biniyor, deveye biniyor, saçı üstü başı dağılıyor. Bunu tertipliyor. Bir kabzadan daha çok sakalı yoktur. Bunu da yanlış anlayıp bir kabza sakal bırakmayı sünnet zannediyorlar. Bir kabzadan daha uzun olmayan her türlü sakal sünnet-i seniyyedendir. Çünkü efendimizin daha kısa zamanları var. Saçının kulak memesine geldiği zaman var, daha kısa zamanları da var. Ortadan ayırdığı, sağdan soldan ayırdığı ve hepsini arkaya taradığı var. Öne taradığı yok. “Öne taramayın, Mısır Firavunlarının adetedir” diye buyuruyor.

    "BAŞIBOŞ YAŞAMAYI HÜRRİYET ZANNEDİYORUZ"

    Saç taramasında bile karışılan ve “siz kendinizi başı boş mu zannediyorsunuz” ayetinin muhatabı olan bizler başıboş yaşamayı hürriyet zannediyoruz. Kişiyi terbiyeye davet ettiğimiz zaman benim yaşam tarzıma müdahale ediyorsun diyor. Senin yaşama tarzın beni rahatsız etmek hududunu aşıyorsa o ne olacak? Biz sokakta oynarken çocukken büyüklerimiz geçerken kenara çekilirdik. Ama bazı büyüklerimiz oyunumuzu bozmamak için sokak değiştirirlerdi.

    "SEVGİ İÇTEN GELİR SAYGIDA RİYA VARDIR"

    Bu münakaşa edildi bir zamanlar sabah okullarda okunan bir ant var. Orada hala hazmedemediğim bir kelime “küçüklerimi sevmek büyüklerimi saymak” Büyük sadece sayılır, yani sevilmez öyle mi? Küçükler de sadece sevilir sayılmaz. Ben nice 15 yaşında kâmil, nice 80 yaşında cahil gördüm bu yaşıma kadar. O 15 yaşındakinin elini öperim, 80 yaşındaki umurumda olmaz. Çünkü benden önce dünyaya gelmiş olması, benden daha çok dünyada yaşamış olması saygıdeğer olduğu anlamına gelmez. Saygıdeğer olmanın ölçüsü başka. Yani ben büyüklerimi sevemem? Bize öğrettikleri o ilkokulda. Sadece sayarım, niye? Dikta var. Ayrıca şunu düşünmüyoruz, herkes kendisine sorsun. Biz insan olarak sevdiğimize saygısızlık yapamayız. Ama saygıyı sevmediğimiz insanlara gösteririz değil mi? Yani saygıda riya vardır. İçeriden gelen saygıda riya yoktur diyenler olursa o içeriden gelen saygının adı sevgidir, takdirdir.

    Birtakım kurumlarda selam vermek abi demek vesaire bir şeyler var. Burada yüzüne karşı selam verip arkasından sövenlere askerlikte rastladık mı rastlamadık mı? Demek ki o gösterge değil. Ama kumandanını sevdiği için, o şehit olmasın diye onun önüne atlayıp kurşuna göğüs geren veya Efendimiz hazretlerinin Huneyn Gazvesi’nde gavur etrafını sardığı zaman bir elinde kılıç, bir elinde Efendimiz hazretlerinin atının yuları, Hz. Abbas yol açıyor. Ona gelen mızrakları zıplayıp kılıcıyla deviriyor. Efendimiz, “Amca yapma, kılıcın biri sana değecek” dediği zaman “sana değecekse bana değsin” diyor. Bu ne bu? Öyle seviyor ki... Soruyorlar, “Ya Abbas Resulullah mı büyük sen mi büyüksün?” “Ben daha önce dünyaya gelmişim ama Resulullah büyüktür” diyor. Bu ne? Saygı mı? Sevgi.

    Mesela konuşurken, kitap yazıyor adam ama terbiyeden mahrum. Şunu unutmayalım, edep sahibi olmayandan ilim zuhur etmez. Birtakım bilgileri bir yere nakleder ama o ilim değildir, nakilliktir. Diyor ki kitapta, “Filanca zat Efendimizden 4 yaş büyüktü. Zevcesi Resulullah’tan şu kadar yaş büyüktü.” Denmez! Terbiyesizliktir. Resulullah’tan yaşlıydı diyebilirsin. Yaşı büyüktü demek istedim, o zaman demek isteme, de. Doğrusunu de. Ondan daha büyük mahluk olmadığını kendi kendine evvela kabul et, sonra başkalarına anlat. Bu kadar mı önemli? Başka önemli yol gösterin. Ben iddiamdan vazgeçeyim.

    Resulullah’tan başka kurtuluş yolu, rehberi yoktur. Var diyenler buyursunlar. Ekonomik, sosyal, siyasi, askeri hangi alanda isterseniz isteyin yoktur. Estetik de bunun içine girer, sanat da maarif de. Biz Efendimiz’i tanıtmalıyız. Bakın sevdirmeliyiz demedim, sevmekte irade yoktur. Özellikle 1974’ten, 28 yaşından itibaren dünyanın birçok yerine türlü türlü vesilelerle gidiyorum. Bakanlıktaki vazifem dolayısıyla, bu vakıftaki vazifem dolayısıyla gittim. Efendimiz’i tanıyıp da sevmeyene rastlamadım. Sevmeyenlere rastladım, her sevmeyen tanımıyor, yerliler dahil.

    Tanımak varlığından haberdar olmak, şu tarihte doğdu, annesi şu, 40 yaşında peygamber oldu değil. Turşu olur gibi peygamber olunmaz, peygamber doğulur. Ne demek peygamberliğinden sonra? İlan ettikten sonra, eyvallah. Ama zaten peygamberdi. Nereden biliyorsun peygamber olduğunu? Basit bir misal, Kabe’nin fethi günü, Kabe’nin içindeyken bir ayet gelmiştir; “Emaneti ehline verin” Bundan 11 sene önceye gelelim, hicrete. Hicrette Efendimiz kim ile hicret etti diye kime sorsak Hz. Ebubekir diyecek. İyi de 8 gün süren bu yolculukta bu iki zat ne yedi ne içti? Yanlarında Amir bin Fuheyre isminde Hz. Ebubekir’in azatlı kölesinin olduğunu bilen yok. Bir de Efendimiz hazretleri 25 yaşındaki Güney Ürdün’deki kervana gittiği hariç, bir de rivayete göre daha küçükken Yemen tarafına gitmesi haricinde Mekke’den çıkmamış. O zamanlar Mekke Medine yolunda 2 tanesi faal 6 yanardağ var. Yol bilmiyor, önlerinde kim var? Abdullah bin Urek namında bir zat var ve bu zat putperest, bildiğin müşrik. Ama işinde ehil. Peki biz ne yapıyoruz? Kendisine 11 sene sonra azil olacak bir ayete Efendimiz 11 sene önce uygun davranmıştır. 25 yaşında Muhammed’ül-emin’dir.

    Herkes bir slogan gibi biliyor, “Hicrete giderken yatağına Hz. Ali’yi yatırdı, emanetleri sahibine vermek için” O emanetler kimin? Ya Mekke’de Müslüman yok ki hepsi hicret etti. O emanetler müşriklerin. Yani o adamlar getirdiği tebligata inanmıyorlar ama benim malım en emin olarak Abdullah’ın oğlunun elindedir diyorlar. Böyle bir emniyet sahibi. Bu peygamberliğin ismet ve emin sıfatının tezahürü değil mi? Bütün bunları öğrenebilmek için Efendimiz’in hayatını öğrenmemiz gerek. Kendisi hiçbir zaman daha sonra nazil olacak ayetlere muhalif tek iş işlememiştir. Dolayısıyla hep peygamberdir. Peygamberlik görevi Cebrail (as)’ın vazifeyi getirmesiyle başlamıştır, o ayrı. Göreve başlamak ayrı bir şeydir o halde olmak ayrı. Hasılı bunları bilmek öğrenmek lazım. Dünyanın çeşitli yerlerinde Efendimizi ile ilgili bu kadar teferruata sahip olup da sevmeyen ve o vesile ile Allah’ın hidayetine mazhar olmayan görmedim. Ama yerliler dahil bilmiyorlar. Her türlü sıkıntımızın ilacı bundan ibarettir. Başka bir yol bilen varsa buyursun konuşalım.

    KAYNAK: HABER7
     
  2. admin

    admin Administrator Site Yetkilisi

    Haber7.com Genel Yayın Yönetmeni Osman Ateşli ve Editör Asya Karagül, ile Kurban Bayramı ve 'Tarihçi Yazar İlber Ortaylı'nın elini öpmesi' sonrası çıkan tartışmalar ile ilgili bir sohbet gerçekleştirdi.

    İşte Ömer Tuğrul İnançer'in açıklamalarından satırbaşları:

    Önümüz Kurban bayramı… Bayramlar hoşgörü ve merhamet ikliminin yoğun yaşandığı çok özel zaman dilimleri… Müslümanlar bayramlarını nasıl geçirmeli?

    Tatil yaparak geçiriyoruz ya işte. Tatili 9 güne uzatmakla meşgulüz. Yanlış telakkilere resmi makamların ciddi cevaplar vermesi lazım. Et festivali olarak görenlerin bu yanlışlarının düzeltilmesi lazım. Yanlışları düzenlemeden maada bunu yayıyorlar. Ben Kuran-ı Kerim’de fakire kurban dağıtın diyen bir emir görmedim. Peygamber Efendimizde de görmedim. Kurbanı üçe bölün 1/3’ini kendinize ve ailenize alın, 1/3’ini dostunuza, komşunuza, 1/3’ini ise fakire dağıtın buyuruluyor. Fukaraya verin demiyor, kendin de yiyeceksin. Ben zaten her gün et yiyorum diyen zihniyet var.


    "SAKIP AĞA'NIN KESTİĞİ KURBANI VEHBİ BEY YİYECEK"

    Bir arkadaşımız yeni bir eve taşındı geçen sene, Kurban Bayramı'nda et götürdük. “Bizim ihtiyacımız yok” diye çevirdi. İkramı reddeden bir kaba saba toplum olduk. Ben seneler önce bir TV kanalında o zaman rahmetli Sakıp Ağa da sağ idi, Vehbi Bey de. Bu iki zat birbirini tanıyor, hiçbirinin kurban etine ihtiyacı yok. Sakıp Ağa, ‘bismillahi Allah u ekber’ dedi ya da vekili dedirtti. Vehbi Bey’de aynı şekilde. Onun besmelesi başka onun besmelesi başka. Onun besmelesiyle olan etten Sakıp Ağa yiyecek. Sakıp Ağa’nın besmelesi ile olan etten Vehbi Bey yiyecek. Bunu anlamıyorlar. Evvela Kurban Bayramı’nın kurbiyet olduğunu, kurban ve feda kelimesinin birbirine pek bağdaşmadığını. Ama ben Rabbim'e kurbiyet için canımı feda ederim, bu başka laf. “Rabbime kurban olurum” O kadar kolay değil kurban olmak. Yani, yakın olmak. O kadar kolay değil. Bu yakınlığı temin etmek için gerekirse en kıymetlim olan canımı veririm, buna eyvallah. Ama kurban olurum? Neye kurban oluyorsun? O kadar kolay mı yakın olmak.


    "HELAL KESİM DİYE BİR ŞEY YOK, KESİMSE HELALDİR"

    Bir de bu kesim ile ilgili olarak bir helal kesim lafı gidiyor. Efendim besmelesiz kesiyor, ne olmuş kesiyorsa? Ben lisedeyken İstanbul’un nüfusu 1 milyondu. 6-7 Eylül hadiseleri öncesinde herhalde 5 bin civarında Yahudi aile vardı. Bunların içinde ayakkabı tamircisi, oluk tamircisi de vardı piyasada zengin olan da. Bunlar et yiyordu. Ama Yahudinin et yemesi için haham yetkisinde bir adamın kesmesi lazım. Belli bir ruhbaniyete sahip olacak. Ne yazık ki akılları fikirleri başka yerde olduğu için hayvanın üreme organına yakın diye butlarını yemezler, kollarını yerler. Sakatat da yemezler.

    Şimdi Haliç Kongre Merkezi olan eski İstanbul Mezbahası’nda Yahudilerin ayrı yeri vardı. Koşer oraya gelir keserdi. Sakatat ile butlar terazi ile tartılıp Müslüman kasaplara satılırdı. Ben bunu gözümle gördüm. Binanın yan tarafı da küçükbaş borsası idi. Yahudi kesti dikkat edin. Ama bu Sultan Mahmud zamanında da böyle, IV. Murad zamanında da II. Bayezid zamanına kadar böyle. Peki Yahudi’nin kestiğini yiyorum, diğerini neden yemeyeyim? Efendim kesmiyorlar kurşun sıkıyorlar, bayıltıyorlar o zaman mundar.

    Bir Müslüman konuşurken besmele çekmeden kesti, o kasaplık et yenilir mi yenilmez mi? Yenilir. Kurbanda besmeleyi unuttu, o et kasaplık olur kurbanlık olmaz. Sahibi o gün cebinde kurban alacak kadar parası varsa gidecek alacak ve besmele ile kesecek.

    Bu incelikler bile bilinmiyor. Bu helal kesim lakırdısını bence birtakım tüccarlar çıkardı. Sade benim dükkanımdan al, helal kesim diye. Eğer kesimse helaldir. Bunun yanı sıra, bir Budist tapınağa bir karanfil götürdü onu koklayamazsın, haramdır. Bir portakal götürdü, yiyemezsin haramdır. Neden? Puta verildiği için.

    Bunu bilmiyor, helal kestin haram kestin. Kesimse helaldir. Ama Avrupa’da da hayvanların kesildiğini biliyorum. Sallandırıyorlar, bıçak kesiyor. Yere yatırmıyor da öyle kesiyor. Tavuklar kesiliyor. Çırpınmasın diye elektrik şoku veriliyor. Bazen elektrik şokunda ölenler oluyormuş. Onu ayıklıyorsa dikkat ediyordur, ayıklamıyorsa bilerek yapılmadığı için çok da önemli değildir.

    "YAŞAMA DİNİ OLAN İSLAM'I TAPINMA DİNİ YAPTIK"

    Bu kadar basite indirgemenin, bu kadar basitleştirmenin, bu kadar maddileştirmenin alemi ne? Kurbandaki esas gayeyi unutmuşuz et bayramı haline getirmişiz. Birtakım ritüelleri yerine getirmekle vazifemizi yapmış addediyoruz. Bir yaşama dini, tarzı olan Müslümanlığı ibadet ritüellerini yerine getirme yani tapınma dini haline indirgedik. Müslümanlık tapınma dini değildir. Hayatın içinde tapınma zaten vardır ama hayatını Allah’lı yaşamak, Peygamberli yaşamak Müslümanlıktır. Bayram da böyle.

    ‘Ah nerede eski bayramlar!’ Bana göre nerede eski bayramlar değil. Ben eskiden dedesinden harçlık alan bir çocuk olarak mutlu bir bayram geçiriyordum. Şimdi torunlarına harçlık veren bir dede olarak yine mutlu bir bayram geçiriyorum. Ne fark var arada? Bu eskiye özlem... Eski her şey iyi olsaydı bu kadar kaybımız olmazdı. Eski olan her şey iyi değildir. Biraz da eskileri hep bizim gibi ihtiyarlar söylüyor, gençlik günlerini özlüyorlar galiba. Halbuki her yaşın ayrı güzelliği vardır, Allah sağlık versin yeter ki. Eskiye özlem yerine önüne bakmak, eskiden ibret almak topluma ve ferde çok daha faydalıdır.

    Sizin unutamadığınız bir bayram var mı?

    Kurbanlar içerisinde Hac’da olduğum bayramlar tabi farklı. Bunların içinde herkesin kendine göre zevki var. Ben Arafat manzarasına ve Arafat’tan dönenleri seyrederken çok duygulanırım. Ramazan’da teravihte salat-ı vitr’de son tekbirden sonra ses kesilir bir sessiz ses olur, ona çok değişik hissederim. Bir de Mevlevi semasında son selamda ses biter bir ney bir tanbur ile sadece ayak gıcırtısı duyulur. Onu severim. Bunlar benim için keyifli.

    "SADECE İLBER HOCA BENİM ELİMİ ÖPMEDİ BENDE ONUN ELİNİ ÖPTÜM"

    -İlber Ortaylı ile karşılaşmanız ülke gündeminde oldukça konuşuldu. İlber Bey size karşı yaklaşımını bir ‘zerafet ve gelenek’ olarak nitelendirdi. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

    Biz onunla epey zaman evvel Bursa'daki kitap fuarında karşılaşmıştık. Nedense bu sosyal medya denilen alet hep dedikodu mevzusu olarak çalışıyor halbuki hayırlı olarak da çalışabilir. Bilgilerin paylaşılması olabilir. O mecralarda ben rastlıyorum güzel bir laf altında Hz. Mevlana. Ben aşağı yukarı 40 seneden fazladır Hz. Mevlana ve Mesnevi ile ilgili okuyorum. Dolayısıyla öyle bir sözünü duymadım. Benim veya sizin "Hz. Mevlana'nın hangi kitabında bu yazıyor?" diye sorma imkanımız yok. Onun için eskiden ağzı olan konuşuyor denilirdi şimdi de sosyal medyası olan yazıyor. Neresi doğru neresi yanlış bilinmiyor.

    [​IMG]O geçen gün bile değildi, geçen yaz mıydı neydi? Bursa'daki kitap fuarında. Biz İlber Bey Topkapı Sarayı başkanı iken bende Kültür Bakanlığı’ndayken aynı bakanlığın memurları olarak tanışıyoruz, bir iş müşterekliğimiz var. Ayrıca müşterek ahbaplarımız var beraber seyahatlere gittik. Ayrıca el öpmek meselesi... Bilmiyorlar. El öpmek yok. Ona görmek denir. Onun teknik tabiri görüşmektir.

    "ÇOCUK DA OLSA ADEMOĞLUDUR: HZ. İNSAN"

    İlber hocanın fakire ayağa kalkması meselesi... Görüşmek için ayağa kalkacak. O gelseydi ben ayağa kalkacaktım. Biz birbirimizin elini öptük. O benim elimi öpmedi ki. Bende onun elini öptüm. Buna görüşmek denir. Bu Medine’de ensarın, şimdi de evlad-ı rasulün adetidir. Tasavvuf hayatında da bütün tasavvuf muhtesipleri yapar ama Mevleviler mutlaka yapar. Bu karşılıklı çocuk, büyük, erkek, kadın önemli değil- saygıdır. Çocuk da olsa ademoğludur. Hz. İnsan. Çünkü çocuğa “bunun yaşı küçük benden daha az günah işlemiştir” diye bakacaksın. Yaşlıya “bunun yaşı çok benden daha fazla ibadet etmiştir” diye bakacaksın. Her iki halde de eli öpülesi insandır. Reverans ve eli dudağa değdirmeden yaklaştırmak el öpmek olarak sayılıyor.

    EBU CEHİL'İN OĞLU, EFENDİMİZE KUMANDANLIK YAPIYORDU

    Bakanlıkta görevliyken bir Mevlevi ayini için İspanya’ya gittik. Kraliçe Sofia haber gönderdi, kendisi ayini izlemeye gelmişti. Kulise geleceğim diye haber gönderdi, nezakettir bu. Gelince bende reverans yaptım. Sonra vay efendim başımdaki sikke ile Müslümanları İspanya’dan kovan kraliçenin önünde eğilmişim. Olmuş 500 sene. Kastilya kraliçesi pasaklı Elizabeth’in işlediği günahın Sofia ile ne alakası var. Ebu Cehil’in oğlu İkrime (r.a.) Efendimize kumandanlık yapıyordu. Babasının günahından ona ne? Ayrıca Allah-u zülcelal Kitab-ı Kerimi’nde buyuruyor ki,“Size düşmanlık yapmış olmak için gelmeyen bir gayrimüslime ikram etmeniz Allah’ın hoşuna gider.” Bu mealde ayet var. O Kraliçe bize tebrike geliyor, düşmanlığa değil. Orada ne ikram edebiliriz? Meyve yok, çay yok. Saygı gösterdik. Anlamıyor. Rasulullah Efendimiz hazretleri Mescid-i Nebi’de oturmaktayken dediler ki “Filanca kabile geldi.” Efendimiz gelsinler dedi, putperest adamlar. Adamlar gelirken kıyam etti. “Bir temsil yetkisi olan bir topluluğu temsil eden kişiye tanzim göstermek lazım” buyurdular. Ben orada sünnet-i seniyyeyi işledim. Kraliçe bir toplumu temsil etmiyor mu? Ayrıca putperest değil, kitabi. Biliyorsunuz putperest ile kitabı kavga etse bizim gönülden kitabiyi tutmamız lazım. Bilmiyorlar.

    İlber hocanın gösterdiği nezaketi, ayrıca orada konuştuk, kendisi kitap imzaladı. O kitap zaten bende var yok önemli değil ki o da bir ikram.Bunun konuşulacak münakaşa edilecek ne hali var? Münakaşa ve kavgasını yapanlar terbiye fukarası. Öte yandan bu hale özenenler de olmuş.

    İlber hocaya yüklenenler de oldu...

    Tabi. Neden? Onlar terbiyesizler. Selam vermeyi bile bilmezler. Çünkü selam vermek ve selamı yaymak sünnet-i seniyyedir. O kadar uzaklar ki selam bile vermezler. “Enchante”yi, “Bonjour”u bilirler. O da eğer bir menfaat varsa. Gönül almak için değil menfaat temin etmek için der.
     
    Son düzenleme: 11 Ağu 2019
  3. admin

    admin Administrator Site Yetkilisi

    Ömer Tuğrul İnançer: Suriyelileri muhacir olarak görmek çok ayıp
    Hukukçu, Yazar ve tasavvuf musikisinin önde gelen ismi Ömer Tuğrul İnançer, önemli açıklamalarda bulundu.
    Meseleyi güncel bir soru başlığı ile irdeleyecek olursak; Toplumsal yozlaşma meselesi ülkemizdeki Suriyeliler birlikte konuşuluyor. Suriyelilerin Türkiye’ye göçü hakkında neler düşünüyorsunuz?

    Tarihte Suriye, Ürdün, Lübnan, İsrail, Kuveyt, Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn bu devletler yok, hiç olmamış. Irak da yok. Irak bir bölgenin, Suriye bir bölgenin ismidir. Şam vilayetine dahildir. Bu şekilde söyleyenler kendilerini gökten zembille mi indi zannediyorlar. Çok değil, iki nesil evvel. Ben bir hanım tanıdım, Allah rahmet eylesin, Münevver Ayaşlı. Beyrut Lisesi mezunuydu. Neden? Babası Beyrut valisiydi. Yahya Kemal Bey Üsküp doğumu, tahsilini Üsküp’te yapmış. Galiba Hacettepe Üniversitesi’nin kurucusu, YÖK’ün ilk başkanı İhsan Doğramacı, Kerküklü.


    SURİYELİ KİM?

    Bana bunu söyleyenler Kilis, Antep ve Halep arasındaki farkı söylesinler. Yemesi, içmesi, kalesi, arazisi, Halep’te Arapça konuşanlar fazla Türkçe konuşanlar azdır, Antep’te Arapça konuşanlar az Türkçe konuşanlar fazla. Fransız İngiliz heriflerinin cetvelle çizdikleri sınır onları Suriyeli mi yaptı? Benim Şam vilayetimin vatandaşları onlar. Mithat Paşa Bağdat valisi değil miydi? Ee? Kim dedi Suriyeli? Suriyeli kim ya? Trakyalı, Karadenizli bölge ismi bunlar.

    "KENDİLERİNİ İDARE EDEMEDİLER"

    Devlet kurulmuş, ne devleti ya? Zaten 1947-1948'e kadar Fransız mandasıydı. Nereden devlet oldu ki? Kim devlet yaptı onu? Kimden kurtuldu? Ümmete muhalif iş yaptılar bu hale geldiler. Zaten 101 sene, 1918’de çıktı elimizde, o kadar senedir kendilerini idare edemiyorlar. Bir Fransız mandası geldi, sonra Cumhuriyet yapmaya çalıştılar, Mısır ile birleştiler Birleşik Arap Cumhuriyeti olmaya çalıştılar, Baasçılar geldi, komünistler geldi. Ne halt oldukları belli değil. Suriyeli ne demek? Burası köy, o İngiliz Fransız namussuzu bir hudut çizmiş benim teyzem orada onun eniştesi burada ötekinin dayısı orada berikinin amcası burada. Bu ayrılık ne ya? Suriye’yi kim devlet olarak kabul ediyor ki? Statü olarak böyleymiş, olabilir.


    "ŞAM'DAKİ NEYSE URFA'DAKİ DE O"

    Suriyelilerin benden farklı nesi var? “Pis onlar” diyorlar. Ayağını yıkar çıplak ayakla basar camiye girer. Bunu Kahire’deki de yapar, Şam’daki de yapar, Mardin’deki de yapar, Urfa’daki de yapar. Kusura bakmayın. Bunlar telakkilerdir. Millet ayrımı diye bir şey yok ki. Biz Arapça konuşmaya konuşmaya, onlar Türkçe konuşmaya konuşmaya bırakmışlar. Gidin bakın hepsinde eski Türkçe yazıyor. “Şam istasyonu” yazıyor, gidin okuyun. Yabancı kelime olduğu için Osmanlı elif be’sine tam uygun. Eskiler “pulis” derlerdi u ile, Arapça’da o sesi yoktur.

    Yani aramızda bir fark görmek ve bu kabulü ensar-muhacir olarak görmek çok ayıp. Çünkü Medine apayrı bir sosyal konumdaydı. Yahudi ağırlıklı, putperest azınlıklı Yesrib şehri ayrıydı. Mekke bir site devleti olarak bütün etrafın saygısına mazhar belli usullerle idare dilen meşvereti olan yani Eski Yunan’daki gibi belli işleri belli heyetlerin gördüğü, mesela Kabe'nin 14 vazifelisi vardır, onlar Mekke ülkesinin en yüksekleriydi. Ama Medine bambaşka bir yerdi. Sosyal hayatı da farklı, iklimi de. Onlar olduğu gibi bir sosyal çevre değiştirdiler. Urfalı İstanbul’a geldiği zaman, Trakyalı Hakkari’ye gittiği zaman ne kadar bir sosyal değişim görüyorlarsa Suriyeli de buraya geldiği zaman o kadar görüyor. Ama Suriyeli Antep’e, Urfa’ya, Kilis’e geldiği zaman hiçbir sosyal değişim görmüyor, nereden çıkardılar bunu?

    "BERABERLİK İÇİN BİRLİKTE FAZLASI LAZIM"

    Meselenin çözüm noktasında sizce neler yapılabilir?

    Gavurun çizdiği sınırı tanımayıverirsin geçer gider. Tabi fincancı katırlarını ürkütmeden. Ne olacak yani? Müslümanlar birlik olmayı öğrenseler... Bu kadar basit. Palyatif tedbirlerle bir şey çözülmez.

    Siyasetçilerin ağzında bir laf var; “birlik beraberlik.” A benim iki gözüm beraberlik için birlikten fazlalık lazım. Birden fazla olanlar beraber olur. Söylediğiniz sloganın manasını bilmiyorsunuz. Birlik deyin yeter, beraberliğin en lüzumu var. Bir vücutta göz gibi dışarıdan çok kıymetli, beyin gibi içeride çok kıymetli aletler olduğu gibi heladan helaya kullanılan aletler de var. Beni söylettirmeyin. Ama o vücudun tamamiyeti için de her alet lazımdır. Ayrılık nerede? Ama Türkler (milliyetçilik kastederek söylemiyorum bir hakikati ortaya koyuyorum) sanatta, idarede, ilimde daima İslam bedeninin beyni ve kalbi olmuştur. Tabi ilk kuruluştan itibaren değil, Abbasiler’den itibaren.

    Bermeki’lerden başlayan ve esas entelijansın kuruluşu tamamen Türklerledir. Memlükler öz be öz Türktür, Karahanlılar, Gazneliler.. Hiç bize okutulmayan, öğretilmeyen Babürlüler. Bir Babür medeniyetini biz derste okumadık. Endülüs’ü herkes Endülüs Emeviler olarak biliyor. Nereden çıktı? Endülüs en son devleti Beni Ahmer’dir Gırnata’dan ayrılan. Ve Emevi değildir. Onu bile doğru bilmiyoruz. 1492’de son Müslüman ayrılırken Emeviler yok, Beni Ahmer’dir, bilmiyoruz. Bunların hepsinin çözümü doğru bilgiden geçer. Doğru bilgiyi edinmek için sevmek gerekir. Sevdiğimizi üzmemek için bunları doğru biliriz. Böyle ayrım olmaz, birlik beraberlik sloganlarıyla olmaz. Hakikaten bir’likle olur. Bir olacağız. Ama Türkler hep yukarıda olmuş, lider olmuş, ağabey olmuş bazen baba olmuş.

    Bugün Fütuhat-ı İslamiyye’ye baktığımız zaman Hulefa-i Raşidin ve Emeviler dönemindeki Kuzey Afrika’ya ve Malatya’ya kadar olan fütuhat haricindeki ondan sonraki bütün fütuhat Türkler eliyledir. Bugün koca Hindistan, milyonlarca kişilik Endonezya, Pakistan, Hindistan’daki yüz milyonlarca Müslüman, Bangladeş, Afganistan Müslüman ise önce Sultan Mahmud Gaznevi sonra Babür Şah ve evlatları sayesindedir. Bugün Tuna’nın öbür tarafına kadar, Viyana kapılarına kadar hala Müslüman varsa Osmanlı fütuhatıdır. Varsa aksini iddia eden buyursun. Fütuhatta da öndeyiz.
    "MÜSLÜMANLARDAN BAHSETMİYORUZ, İSLAM'DAN BAHSEDİYORUZ"

    Fütuhat zapt etmek değildir, açmak demektir. Biz evvela gönüllerini açarız ve Türk zulmünden bahsedilemez. Diyenler var, iftira ediyorlar. Ama Engizisyon vardır, kendi vatandaşlarına zulüm eder. Hollanda’da çiçek pazarının yanındaki köprünün başında ‘işkence müzesi’ var, hangi aletlerle işkence ettiklerini sergiliyorlar. Bunun adı medeniyet. Halbuki biz, zalime bile zulüm edemeyiz. Zalime bile adaletle. Ben ne yiyorsam esirim de onu yiyecek. İslam hukuku bu. Hangimiz medeniyiz? Müslümanlar mı medeni ötekiler mi medeni dersek orada verecek cevabımız pek yok. Bu insanlar Müslüman mı dersek ona da verecek cevabımız yok. Biz Müslümanlardan bahsetmiyoruz, İslam’dan bahsediyoruz. Bu ayrımı da bu şekilde yapmak aslında bir Müslüman için yüz kızartıcı, iç ağlatıcı bir hal. Örnek olamıyorsam ben Peygamberim gibi, benim Müslümanlığım çok noksandır.


    "YETİM BAŞI OKŞAYAN EL, KILIÇ KABZASI DA TUTAR"

    Ve Efendimiz’in bir tanıtım şekli: “Yetim başı okşardı.” Eyvallah. İyi de Uhud’da mızrağı fırlatan diğer muharebelerde elinde kılıç tutan, zırh ve miğfer giyen, o kim? O yetim başı okşayan el aynı zamanda mızrak ve kılıç kabzası tutuyor muydu, tutmuyor muydu? Niye onu söylemiyorsun? Neden biliyor musunuz? Bizi pasifize etmek için. Senin Peygamberin yetim başı okşardı sizde onu örnek alın. Ne münasebet. Benim Peygamberim aynı zamanda gazidir. Bedir’iyle, Uhud’uyla, Hendek’iyle, Huneyn’iyle, Mekke fethiyle gazidir benim Peygamberim. Bunun da öğrenilmesi lazım. O zaman, -kadın başka bir şeydir dişi başka bir şeydir yanlış anlaşılmasın- dişi politika yani pasif politika Müslüman’a yakışmaz. Müslüman aktif olur. İki günü eşit olan zarardır diyen bir peygamberin ümmeti manzarası bizde yok. Onun için biz Müslümanlığımızı sorgulamalıyız. Zaten İslam prensiplerinin yanlış olduğunu söyleyen en büyük İslam düşmanı bile yok. Müslümanların yanlış olduğunu zaten biz bile söylüyoruz, o ayrı bir mesele.

    Gelecek ile ilgili bir fütuhat...

    Biz kul tedbiri ve aklı ile düşündüğümüzde pek görünmüyor. Ama Taif’e gittiğinde ayakları taşlanan, kanatılan, yere düşürülen, hakaret edilen, Kabe avlusunda başına işkembe geçirilen, memleketinden kovulan bir Peygamber baktığın zaman kötü vaziyet, istikbal parlak değil. 10 sene sonra o memlekete fatih olarak girdi. Bir kişi ile başladı yuvarlak hesap 24 yıl sonra 124 bin kişi idiler. Böyle olur mu?

    Bir mimar gelmişti Amerika’dan. Rahmetli Muzaffer Ozak hazretleri, fakire dedi ki “Bunları evvela Ayasofya’ya götür sonra Sultanahmet’e götür. Sonra bir daha Ayasofya’ya getir sonra Süleymaniye’ye götür. Bir daha Ayasofya’ya götür sonra Fatih’e götür. “ Peki, yaptık ettik. Sonra dükkana döndük.“Süleymaniye bir daha yapılır mı?” dedi. Fransız mimar, “Yapılır” dedi, “Kubbesini ters çevireceksin, içini pırlanta ile dolduracaksın. Bir Sinan ile bir de Süleyman bulacaksın, yapılır.”

    Allah bir Sinan, bir Süleyman ve Süleymaniye’nin kubbesini dolduracak kadar pırlanta göndermeye kadirdir. İsterse yapar ama pek adeti değildir. Biz Rabbimizin iltifatını, lütfunu celb edecek hale bürünmedikçe, isterse verir ama onun isteme adeti pek yok. Hak edene mi verir? Öyle bir şey yok. Allah’ın verdiği her şey lütuftur, hak etme karşılığı verilmez. Kul, Rabbine karşı hiçbir şey hak edemez. Ne verirse nimettir öper başına koyar. Bu nimeti çoğaltmanın ve azaltmanın formülünü kendisi buyurmuş. Şükrederseniz, -tabi “Ya Rabbi şükür” değil- şükre uygun yaşarsanız nimetimi çoğaltırım buyurmuş. Nankörlük ederseniz önce elinizden o nimeti almak suretiyle azap ederim buyuruyor. Biz şükredici bir toplum muyuz, nankör bir toplum muyuz, bakalım.
     
  4. admin

    admin Administrator Site Yetkilisi

    Türk Tasavvuf Musikisi'nin önemli isimlerinden biri olan Ömer Tuğrul İnançer ile toplumsal sorunlara dair bir sohbet gerçekleştirildi.

    İşte İnançer'in açıklamalarından önemli başlıklar:

    -Bu toplumsal değişim ve dönüşüm sürecinin kontrol altında sürdürülebilmesi sağlanabilir mi? Bu süreç hangi alanlarda desteklenmeli? Değişimin engellenmesi ya da yavaşlatılması ya da uyarlanması gerekenler nelerdir?

    Ona biz bir şey yapamayız. Nasıl ekonominin kendi kanunlarına, devletin çıkardığı kanunlar mani olamıyorsa, istediğin kadar narh koy arz talep kanunu narh kanunun bozar. Çok basit bir şey. Onun için toplumsal değişimi bozamayız. Bu değişimin zahirde olduğunu, hakikatte bir değişim olmadığını öğretmemiz lazım. Bunun da yolu Efendimiz’den geçer.


    -Bu değişimi tetikleyenler, etki edenler biz Müslümanlardan daha mı cesur?

    Hayır, daha namussuz. Her şeyden önce, elde ettikleri mali gücün kaynağı hırsızlık. Afrika ve Güney Amerika başta olmak üzere oradan sömürdükleri. Sanayi devrimi diye bize kazıkladıkları ileriliğin kaynağı ne? Özellikle Amerika’dan çaldıkları altında, Afrika’dan çaldıkları insan emeği. Kaynağı bozuk oldu mu sonu da bozuktur. Bunun cesaretle alakası yok. Bu kendilerini üstün görmek, avuç içi kadar Hollanda’nın Endonezya’da ne işi var? Bir adanın dörtte biri kadar olan İngiltere’nin İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda ile birleşip, Birleşik Krallık adı altında koca Hindistan kıtasında ne işi var? Asılacaksan İngiliz ipiyle asıl diyor bizim yerli cahiller. İngiltere’de ip yapılmaz ki. İngiliz kumaşı, İngiltere’de kumaş yapılmaz ki. Osmanlı dönemi dahil dünya piyasasında Hint kumaşı daima en üstündür ve senin İngiliz kumaşı dediklerin bildiğin Hint kumaşıdır. Daha ilerisini söyleyeyim İngiltere tacının başındaki dünyanın en büyük elması Kuh-i nur, Hindistan’da Babüroğlu Hümayun Şah’ın mezarından çalınmıştır. Çalmadır. Şah Cihan’ın ve Mümtaz Mahal’ın mermer sandukasında oyuklar göreceksiniz. O oyuklardaki pırlanta, zümrüt, yakut İngiliz süngüleriyle çıkartılarak alınmıştır. Bir bizim Topkapı’dan bir şey çalamadılar. Amerikalılar Bağdat’a girdiklerinde ilk yaptıkları şey neydi? Hatırlayın, müzeyi soydular. Bağdat Müzesi’ni soydular evvela. İşte bu.
    "EN BÜYÜK MATERYALİST ŞEYTANDIR"

    -Kanayan yaramız gençlik. Günümüz gençlerinin öz değerlerinden uzaklaştığını, hatta gelenekleri hor gördüklerini biliyoruz. Yoğun bir sevgisizlik, materyalist bir yaklaşım var. Bu tablo neyin sonucunda ortaya çıktı?

    Efendimiz’den uzaklaşmanın sonucunda ortaya çıktı. Adem (as)’e secdeyle emir olunan meleklerden iblis itiraz etti. İtiraz gerekçesi olarak da “Adem’i topraktan yarattın, beni ateşten yarattın. Ateş topraktan üstündür, dolayısıyla ben ondan üstünüm. Sana secde ederim, ona etmem” dedi. Yani, Adem (as)’e secde etme emrini bir kenara bıraktı materyalist düşündü. Onun materyali toprak, benim ateş. Yani, dünyanın kainatın en kıdemli materyalisti şeytandır. Efendimiz’i tanısa şeytana uymaz, materyal ile işi kalmaz. Adem’deki nur-u Muhammedi’yi, esma-i ilahiyi ve nef’a-i ilahiyi görseydi materyaline bakmayıp secde ederdi. Materyale bakanlar manayı görmezler.

    Gelecek nesilleri yetiştiren aileler için bu konuda neler söylemek istersiniz?

    Aileler peygamberlerini öğrenirlerse ve çocuklarına da öğretirlerse, ama “yalan söyleme evladım çok kötü bir şeydir” dedikten sonra telefon çalınca “hanım ben evde yokum” diyorlarsa olmaz.

    "ZAHİR DEĞİŞİYOR HAKİKAT DEĞİŞMİYOR"

    Bu durumun sebebi değişen dünya gerçekleri mi yoksa bu gençlerin yetiştirme tarzlarının bir sonucu mu?

    Siz dünyanın değişikliğine neden bu kadar ehemmiyet veriyorsunuz? Zahir değişiyor hakikat değişmiyor. Görüntü, zuhura geliş, ortaya çıkış değişiyor, hakikat değişmiyor. Mescid-i Nebi’den örnek vereceğim. İlk yapıldığında hurma kütüğü yakılarak aydınlatılıyordu. Sonra Yemen’den bir zat geldi yağ kandili öğretti. Asırlarca yağ kandili yandı. Sonra petrol lambası icat olundu, sonra hava gazı, sonra elektrik icat olundu. Biz meşaleyi, kandili, petrol lambasını, elektrik ampulünü konuşuyoruz. Aydınlanmayı niye konuşmuyoruz? Onun için dünyanın değiştiği yok. Ampul yerine meşale yakmak veya kandil yerine gaz lambası yakmak değişim değildir. Aydınlanmak esastır, o değişmiyor. Alet değişiyor. Bugün İbn-i Sina’nın tıbbından daha ileri bir tıp yok. Aletler değişiyor. Yani, yaşlılık hastalığı prostat. Kesilerek yapılan prostat ameliyatı, şimdi saç teli kadar ince bir delikten girilerek yapılıyor. Ama prostat ameliyatı yapılıyor. Fark etmiyor.

    "PEYGAMBER ZEVCESİ ÇALIŞIYORSA HER KADIN ÇALIŞIR"

    Efendimiz Hazretleri öyle bir hayat yaşamışlar ki her anında bizim bir derdimizi çözecek örnek var, esas şefaat odur. İyi tetkik etmeliyiz. Basit bir misal vereyim, hanımların çalışıp çalışmaması meselesi. Efendimiz’in zevcelerinden biri, annelerimizden biri çarşıdan deri aldırıyor. Kesiyor, biçiyor, dikiyor çocuk patiği, eldivene benzer tutamaç, çanta yapıyor. Pazara gönderip sattırıyor, gelen mangırı sadaka olarak dağıtıyor. Yani? Çalışıyor. Peygamber zevcesi bu. Peygamber zevcesi çalışıyorsa her kadın çalışır. Çalışmanın şeklini sonra münakaşa ederiz ama kadın çalışır, niye çalışmasın? Veya evinde çok ciddi bir şekilde tasarruf tedbirleri alarak çalışırız. Çünkü har vurup harman savurmak biraz da bedeni rahatlığın gereğidir. Bedenini biraz daha fazla çalıştırıp tasarruf sağlamak çalışmak değil midir? İşte biz Efendimiz’i o kadar tanımıyoruz ki...

    Efendimiz’in en yakını, çocukluğundan itibaren yani Halime validemizin, süt annesinin yanından döndükten sonradan itibaren ahirete doğuncaya kadar en yakını Hz. Ebubekir. Bunda hiç şüphe yok. Çocuklukta daha, Hz. Ebubekir’in babası Abu Kuhafe hazretlerinin dükkanında beraber oynuyorlar, beraber yardım ediyorlar. Nasıl bir göstergedir ki Medine’de koyun koyuna yatıyorlar. Ama... Bu söylediğim kimsenin gücüne gitmesin. Efendimiz’in mahremi Ebubekir hazretleri değil, validelerimiz.

    Şimdi soruyorum sevgili seyircilere, acaba Allah’ın bize Ashap suresindeki ayetle anne olarak tayin ettiği validelerimizin isimlerini sayabilecek kaç kişi var? Yani, biz anasının adını bilmeyen Müslümanlarız. Bizim biyolojik annemiz bizim irademizle anne değildir. Hiç kimse benim annem falanca olsun diyemez. Doğar, biyolojik annesi olur. Bir anımdan süt emdi, süt annesidir. Onu da kendisi seçmemiştir, annesi babası seçmiştir. Evlendi, kayınvalidesi akdi annesidir. Veya bir çocuklu bey veya hanımla evlendi o çocuk onun akdi yavrusudur. İyi de bunların hepsi hayattan geliyor. Peki Rasulullah Efendimiz’in zevceleri? Allah tayin etmiş, bunlar sizin anneleriniz diye. Biz o annelerimizin adını bile bilmiyoruz. Nerede kaldı ki hayatlarını inceleyip onlardan örnek almak.

    KAYNAK: HABER7
     

Bu Sayfayı Paylaş